MUZAFFER ORUÇOĞLU

Öykü } Mihri Müşfik Hanım

Melbourne – Eski İstanbul’u unutamam. Sahil meyhanelerini, martı çığlıklarını, mahpushanelerini,  müzelerini, minarelerini unutamam. Belki bir ihtimal, bunları unutsam bile bana her şeyini cömertçe veren Rana Abla’yı hiç unutamam. ‘Karakolda ayna var’ı hiç kimse onun kadar şakıyamazdı. Onun kadar narin oynayamazdı hiç kimse. Zühtü Turalı bile! Eski İstanbul’u, yani ciğeri beş para etmez o güzel insanları, Lal Danyal’ı, Kıblesizin oğlu Muhterem’i, Yalak Vahit’i, Zoka Dursun’u, Zina Memed’in kardeşi Hikmet’i, Çatlakcı’yı, Çopur Vasıf’ı unutmam mümkün değil.

Gönlüm, karınca köresi gibiydi, çok insan girip çıktı eski İstanbul’dan. Ama hiçbirisi Çerkez Ahmet Rasim Paşa’nın kızı Mihri Müşfik Hanım kadar etki bırakmadı gönlümde. Ben o zamanlar, Samatya’da, emvali metrukeden kalma, tahta sütunlu, üç odalı, revaklı bir evde oturuyor, kendimi bulmak için resim yapıyordum. Bir odada ben, diğerinde emekli bir lokomotif ateşçisi olan dedem Kös Ali, bir diğerinde de kiracımız, hamal Hacı Dayı kalıyordu. Resimlerim, vagonlar gibi peş peşe takılıyor, beni, Mihri Müşfik Hanım’ın hayal dünyasına taşıyordu o evde. Soyca bahtsızdım, çelişkilerimin kurbanıydım. Yalnızdım kapıdaki it gibi. Konaklarında sıkılıp, Kadıköy, Bostancı, Göksu, Çiftehavuzlar, Yoğurtçu Deresi gibi sayfiye yerlerinde gezintiye çıkan zengin ve güzel kadınlardan biriyle tanışmak istiyordum. Mihri Müşfik Hanım, gözdemdi. Belki bir gün rastlarım diye Kadıköy’e, Bakla Tarlası civarına gidiyordum sık sık. Hayat işte. Sonunda rastladım. Başında, gül demetinin iliştirildiği hasır bir şapka, ayaklarında ise gösterişsiz sade iskarpinler vardı. Biçilmiş ot kokusunda gezinen beyaz bir güvercin. Selami Müşfik Bey’den ayrılıp bohem ve yoksul bir yaşam tutturduğunu bildiğim için çekinmeden taktim ettim kendimi. Dünya arsız, dipsiz ve güzeldi. Harbi davrandım. Çıplak gerçeğimi anlattım olduğu gibi. Yaşam ufkumun ötesinde hayalle yakaladığım renklerin kâğıt ve bez üzerindeki maceralarından söz ettim. İçli, incelikli duyumsamanın büyüsünü, gülümseyişine yayarak, dinledi.

“Enteresan bir hayat,” dedi. “Benimkini andırıyor. Ben de, bir zamanlar Montparnasse Bulvarı’ndaki evimin bir odasını atölye olarak kullanıyor, diğer odasını geçimim için kiraya veriyor, senin gibi renklerle dans ediyordum. Resimlerini bir gün getir bakayım.”

Çarpıldım.

İnsan, çarpılmasın, çarpıldı mı, inceliği ve derinliği olan hislerle dokur hayalini. Varlığın biricik şartı haline gelir sevdiği insan o hayalde. Uyku tutmadı o gece. Mukavva üzerine çizdiğim en güzel portreleri seçip dosyaladım ve ertesi sabah çıktım evden heyecanla. İstanbul kadınlaşmıştı; sakin, güneşli ve şen şakraktı. Kendimi bir davar, gördüğüm kalabalıkları da kendi iç çölümde ot arayan davar sürüleri olarak duyumsamıyordum artık. Adam yerine konmanın, önemsenmenin hali işte. 

Martı kanatlarının altında, denize karşı oturduk. Tek tek, dikkatle tetkik etmeye başladı resimlerimi. Dosyanın ilk resmi, Rana Abla’nın portresiydi. Altında, Hafız’a ait bir mısra vardı: “Alem ceridesinde yazılıdır aşkımız.” ‘Keşke getirmeseydim bu resmi,’ diye düşündüm. Sıcak bir tebessüm yayıldı yüzüne. “Kim bu?” dedi. Rana olduğunu söylemedim. “Lalettayin bir muhabbet tellalı,” deyip geçtim. Kadınları, yalın, şatafatsız çizmem; zengin, dekoratif ögelerle bezenmiş bir mekândan uzak tutmam, yani neoklasik bir tarza itibar etmemem hoşuna gitti. Dosyanın sonuna geldiğinde, “Resim, ressamı geçindirmiyor ama portrelerini sevdim,” dedi. Başını çevirip sevincime baktı. O anı anlatamam.

Kalktık. Kalktık ama kendisiyle daha fazla beraber olma arzusundaydım. Aşiyan’la ilgili unutulmaz hatıralara sahip olduğunu bildiğim için, orayı birlikte gezmeyi rica ettim. Düşündü, çevresini süzdü şöyle bir. Kabullendi. İsteksizliğini sezinledim. Yürüdük. 

Aşiyan yokuşunu tay gibi çıktı. Evin önünde durdu, seyrederken hüzünlendi. Çoğalan iç seslerimizle girdik içeri. Eşyaları seyrederken, Tevfik Fikret’le dostluğunu anlatmaya koyuldu. Şairin öldüğü günlerde, heykelini yapmak amacıyla, bal mumundan yüz kalıbını alışını anlatırken, dili düğümlenir gibi oldu. Kadının, anlatımına yayılan ışıkta, beni cezbeden, dışavurumcu, hoş bir efsun vardı. Hiç konuşmadım, sormadım, dinledim, soluğumu kesercesine. Şairin Rübab şiiri ile Edebiyat-ı Cedidecilerin şiirlerini resme dönüştürdüğü ikinci kata çıktık. Burada fazla konuşmadı. Eve bakan görevliye, günlük ortalama ziyaretçi sayısını sordu. Rakamı öğrenince, “çok acı,” diye mırıldandı.

İkinci buluşmamız, büyük umutlara kapılmama yol açtı. Geriliğimi, yetersizliğimi düşünerek endişelendim, küfrettim kendime, çeki düzen verdim. Geleceğe dair olmayacak hayaller kurdum. Üçüncüsü fena değildi; on yedi kubbenin tanıklığında, Beyazıt Kütüphanesi’nde geçti. Dördüncü buluşmamız Beyoğlu’nda gerçekleşti. Üzgündü. Nedenini sordum. “Bilmiyorum,” dedi. İstiklâl Caddesi ile Sakızağacı Sokağı’nın kesiştiği yere kadar sessizce yürüdük. Ağa Camii karşısında mayonezli, turşulu birer sandviç yedik. 

“Hafta sonunda, Heybeliada’ya gidip gezelim,” dedim. 

Kabul etmedi. Ayrılırken, buluşacağımız güne dair bir tarih ve yer vermesini istedim. 

“Yirmi gün sonra, Kadıköy’de, Ayrılık Çeşmesi önünde, sabah saat on birde buluşalım,” dedi.

Moralim bozuldu. Buluşma yerinin adı meymenetsizdi. Üstelik, çok uzun bir süreydi bu. İtiraz edemedim. Tokalaşıp ayrıldık. 

Kadın, dördüncü buluşmamızda, kendisine gösterdiğim ilgi ve ihtimamın yarısı kadarını göstermemişti bana. Yirmi günü, azap içinde geçirdim. Yirminci günü er sabahtan kalktım. Kendime çeki düzen verdim. Dedemden aldığım parayı cüzdanıma yetleştirdim. Saat onda, üç kurnalı Ayrılık Çeşmesi’nin önünde beklemeye başladım. Eski umut ve heyecanımdan fazla bir şey kaybetmemiştim. Saat onbir oldu gelmedi. İki saat bekledim. Uzaktan gelen her kadını ona dönüştürmeye çalıştım olmadı. Belki yanlış hatırlamıştır, diye, önceki buluşma yerlerine gittim, bulamadım. 

Eve döndüğümde karanlık çökmüş, tam bir yıkıntı haline gelmiştim. O günden sonra üç hafta Kadıköy’de dolaştım. Daha önce, yöneticisi olduğu İnas (Kız) Sanayi Nefise Mektebi’nin hocalarına sordum. “Biz bilmiyoruz, İbrahim Çallı’ya veya Fikret Adil’e sor, onlar onun yakın arkadaşlarıdır, bilirler”, dediler. Bu ressamları bulamadım. Bir ay sonra, Feyhaman Duran’ın karısı Güzin Hanım’dan, Mihri Müşfik’in İtalya’ya gittiğini öğrendim. 

Eve geldiğimde ben artık, ben değildim. Dedem Kös Ali ile Hamal Hacı Dayı, karşılıklı oturmuş, çay içiyorlardı. Her ikisi de beni sessiz ve derin derin seyre koyuldu.

“Bu son aylar içinde sana ne oldu tornum?” dedi dedem. “Bir felaket mi geçti başından?”

“Delikanlıyı ben de iyi görmedim”, diye mırıldandı Hacı Dayı.

Dert dökmek, çare aramak ihtiyacıyla olayı, başından itibaren, ayrıntılarıyla, olduğu gibi anlattım. İlgiyle dinlediler. Sustum sonra. Sessizce bakıştık. 

“Lokomotifin kazanına kömür atmamışsın”, dedi, dedem Kös Ali, hüzünlü bir sesle. “Raylar, ateşle kat edilir.”

Bu fikir beni tutmadı. Bakışlarım ister istemez hamal Hacı Dayıya kaydı. 

“Kadının yükünü sırtlamamışsın,” dedi; “sırtlayıp yürüseydin, cefanı hisseder, sever, ecnebiye gitmezdi.”

“Mala mülke önem vermeyen, sade yaşayan, yüksüz bir kadındı”, dedim.

İki yana salladı kafasını Hacı Dayı.

“Yüksüz insan olur mu hiç”, dedi. “Cırlayık kuşunun bile yükü var. Gönlünde terazi yoksa, göremezsin o yükü. Ağır yükler görünmez.”

………………………………………………………..
muzafferorucoglu@icloud.com

Vielleicht gefällt dir auch