HAKAN GÜRSES

Pehlivan tefrikası diziler ve isimsiz kahramanları

Bu aralar dizi izliyorum. Bir tür küresel tiryakilik hâline geldi zaten bu dizi izleme meselesi son yıllarda, farkındayım. Başka bir bağlamda derinlemesine incelemek iyi olurdu bu konuyu, bütün sosyolojik vesaire boyutlarıyla. Ama bu yazıda, dizilerin bir özelliğine dikkat çekmek istiyorum. Özellikle de Türkiye’de üretilen dizilerin…

O diziler, pehlivan tefrikası gibi. Hani bir zamanlar gazetelerde ünlü güreş müsabakalarının seyri anlatılırmış ya; bitmek bilmeyen, tam biri yendi derken, yağ içindeki adamlardan birinin eli ötekinin kispetinden kayınca gidişatı tersine dönüveren, böylelikle de meraktan deliren okuyucuların işbu gazeteyi her gün satın almasını temin eden o yazı türü işte. İngilizcede cliffhanger (uçurum üstünde asılı kalan diye çevirelim) tabir edilen bir “ilgi odağında kalma stratejisi” yani…

Bugün Türkiye’deki televizyon kanallarında gösterilen dizilerin büyük bölümünde kullanılıyor bu strateji. Uzadıkça uzuyor diziler. Zaten her bölümü –hissedilen zaman olarak– beş ila yirmi saat süren bu sanat yapıtları, ellilik kümeler hâlinde bir sezon oluşturuyorlar ve ortalama insan hayatının aşağı-yukarı bebeklik ve ergenlik arasındaki dönemini kapsayacak zaman dilimlerine yayılabiliyorlar.

Durum böyle olunca, yolgeçen hanına dönüyor diziler tabii, ne gireni belli, ne çıkanı. Bir sürü yeni karakter, taze dramatik düğüm, gizem ve entrika, dumanı üstünde yaman çelişki ekleniyor her bölümde. Öyle ki; izleyici, o kişilerin, mekânların ve dizideki dünyayı karanlığa gark eden sorunların isimlerini filan aklında tutamaz oluyor. Zaten ben yapımcıların da onları pek hatırladığını sanmıyorum açıkçası ya, neyse, insanlık hâli işte. Ama esas sorun şurada: Bir gün, hiç beklemediğimiz bir anda, birdenbire bitiveriyor dizi. E, oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibi bakakalıyor izleyici boş ekrana. Gerçi boş ekran da yok ya artık; reklam var, “haberler” var, cumhurbaşkanı var. Yani başka bir şeyler var ama dizi yok.

Neyse, dizisiz ekrana öyle öksüz ve yetim bakarken fark ediyoruz ki; karakterler, düğümler, gizem ve entrikalar, öncelikle de sorunlar neredeyse hiç çözülmemiş. Yani bazı çok görünür, kör kör parmağım gözüne meseleler hallolmuş, tamam. Esas oğlanla esas kız (eskiden Yeşilçam ağzıyla jön ve jön dam denirdi) arasındaki durum açığa çıkmış mesela, katil bulunmuş, ölmesi gerekenler ölmüş, başım üstüne, yalan yok! Ama onca sezon dâhilinde mevzuya katılmış ekstra karakterler, onca eklenmiş mekân, onca çelişki ve gerilim, sonucunu bekleyen durum aynen öyle duruyor. “Hani genç bir çocuk vardı ya, yakışıklı, dağ gibi çocuk. Canım, dördüncü sezonda girdiydi ya diziye. Hani Selin’in arkadaşı vardı ya, hah, o delikanlı! E n’oldu ki ona şimdi dizi bitince?” “Peki şimdi o kadınla adam boşandı mı? Yahu, bu sezon diziye katılan adam vardı ya, Necati galiba adı. Ayy, kadının adı neydi? Onların durumunu bilmiyoruz!” “Eee, o güzelim villa kime kaldı şimdi?” Böyle bir durum yani. İzleyicilere bir altı ay sonra sorsanız, yahu konusu neydi o dizinin, diye; eminim kimse doğru dürüst cevap veremez.

Sorun çoğunlukla dizilerin bitme nedeninde yatıyor. Pehlivan tefrikası gibi uzamalarının nedeni neyse, aniden bitmelerinin nedeni de o zaten. Mevzu öyle gerektirdiği, senaristler baştan öngördüğü için filan değil, dışarıdan bastıran koşullar gereği uzuyor ya da bitiveriyor bu diziler. Reyting azalıyor (ya da artıveriyor), oyunculara bir şey oluyor (ya da oyuncularla yapımcılar arasında uyumsuzluklar doğuyor), bazen de siyasal baskılar filan derken, gerçek sonucuna varamadan bitiyor dizi. Acil bir kararla, aceleye getirilmiş yalancı bir sonla…

Bu ceviz kabuğunu doldurmaz meseleyi bu kadar irdelememin bir nedeni var. Yalnızca diziler değil, heyecan ve helecanla yaşayıp izlediğimiz hemen her toplumsal olay ve gelişme de, benzer bir seyir gösteriyor Türkiye’de. Uzadıkça uzuyor, olaylar ve karakterler düğüm hâline geliyor, konular çetrefilleşiyor. İnsanlar tutuklanıyor, ölüyor, yurtdışına kaçıyor, yeni isimler piyasaya çıkıyor. Sonra bir gün, hiç kimsenin beklemediği bir anda, “dönem değişiyor”. Tabii dizilerdeki gibi bir haftadan ötekine bitmiyor siyasal-toplumsal süreçler. Ama sonuçları hep topyekûn oluyor. Bitti mi bitiyor yani. Bir-iki isim kalıyor hafızalarda, gerisi unutuluyor.  Kolektif kamusal hafıza için özellikle geçerli bu durum.

12 Mart oluyor misal, 1971 yılı Türkiye’sinde; Memduh Tağmaç, Faik Türün, Muhsin Batur, dönemin başbakanı Nihat Erim hâlâ bilinirler bugün; Deniz Gezmiş yine akılda kalmış bir isim, Kızıldere’de öldürülen “teröristler” içindeyse Mahir Çayan hatırlanır genellikle. Ama yine o döneme ait sözgelimi Celal Eyiceoğlu veya Sibel Erkan; Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz adları bilinmez pek. Balyoz Harekâtı, Kanlı Pazar ve 15-16 Haziran direnişi de, unutulmuş kavramlar arasındadır.

Ama kişi ya da olay isimlerinden daha önemlisi, yaşanmış olan sürecin unutulması… 12 Mart’ı hazırlayan koşullar nelerdi, sonrasında neler oldu? Hangi toplumsal yaralarda, gelişimlerde, dönüşümlerde izlenebilen sonuçlar doğurdu? Hangi siyasal, ekonomik ve toplumsal değişimleri, hangi yeni yapıları ve konjonktürü getirdi beraberinde? Dizideki gibi; topyekûn biten sürecin ardından “yan karakterler” kadar, çözüme ulaşmamış bir sürü sorun ve gelişim de askıda kalıp, unutuluveriyor. Böylelikle de aslında bütün o dönem, kolektif belleğin karanlık odalarına sürgün ediliyor…

Örneğimize dönersek; 12 Mart, daha ne mene bir şey olduğu anlaşılamadan unutuldu. Öyle unutuldu ki hem de, daha ardından on yıl bile geçmeden, bir darbe daha oldu “emir komuta zinciri” çerçevesinde. Onu da pek anlayamadık; bitti galiba filan derken, daha ağırdan, daha alttan alta, daha derin bir mecradan ilerleyerek gelip yerleşti yine otoritarizm Türkiye’nin tepesine.

Yaşananı anlamadan, analiz edemeden tarih hâline getiren bir toplum, tabii bir sonuç da çıkaramıyor o tarihten. Hatırladığı tek şey, bir-iki kahramanın ve onların kahramanlıkların oluştuğu savaş meydanlarının adları… Bu kahramanlara sahip çıkanlar da küçük bir grup esasında. Hafızası vicdana endeksli insanlar. “İsimsiz kahramanları” onlar da bilmiyorlar tabii, hatırlamıyorlar. Onlarla ilgilenen, adlarını kaydeden, kaderlerini sonuna kadar izleyen ve kısmen de belirleyen iki meslek grubu var yalnızca: tarihçiler ve “güvenlik güçleri”. Toplumsal hafızada ise yerleri yok.

Bir dahaki yazımda da bu kahramanlık konusuna bakmak istiyorum.

………………………………………………………….
www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch