Prof. Şükrü Aslan: 12 İmamsız bir Alevilik yok!

Prof. Aslan, “12 İmamsız bir Alevilik” olamayacağını, ama aynı zamanda Aleviliğin “hakiki İslamiyet” şeklinde de sunulamayacağını, çünkü bu inacın İslam’la bir yere kadar bir ilişkisi olduğunu ifade ediyor.

Görüşme: FERİDE TÜRKMEN
Fotograflar: MAHİR YILDIZ

Viyanaİstanbul’daki Mimar Sinan Üniversitesi sosyoloji bölümü öğretim üyesi ve bir süreden beridir Avusturya’nın Innsbruck kentindeki bir üniversitede misafir öğretim üyesi olarak çalışan Prof. Şükrü Aslan’la 3 Şubat Pazar günü gerçekleştirdiğimiz görüşmenin, Alevi kimliği ve bu kimliğin oluşum süreçlerini konu edinen ikinci bölümünü yayınlıyoruz.  

Alevilik kimliğini konuşacağımız için, genel olarak kimliklerin nasıl oluştuğu ya da nasıl inşa edildiğiyle ilgili kısa bir önaçıklama yapabilir misiniz?

Prof. Şükrü Aslan: Kimlik dediğimiz şey (Alevi, Kürt, Ermeni) bir anda kurulan bir şey değil. Yüzyıllar, belki de bin yıllar içerisinde inşa olunan bir şey. Bu şu anlama gelir: Diyelim ki beş yüz yıl içerisinde inşa olmuş bir kimliği tartışıyorsak, onun ilk yüz yıllık diliminde olan bazı şeyler, son yüz yıllık diliminde olamayabilir. Tersi de geçerli. Son yüzyılında olan şeyler, ilk zamanlarında hiç olmayabilir. Örneğin bazı kültürel ritüeller. O nedenle, Alevilik kimliğinden de söz ettiğimiz zaman, ki yüz yıllık ya da bin yıllık bir kimlikten söz etmiyoruz, daha eski bir kimlikten söz ediyoruz. O zaman bu kimliğin de diyelim ki 2 bin yıl önceki ritüellerine, zaman içerisinde yeni kültürel katmanların ilave olması gayet normal ve kaçınılmaz bir şey. İlave oluş, üst üste binerek geliyor.

Bu, “ilave oluş” dediğiniz sürecin nasıl yaşandığı da çok tartışılır. Gönüllü ve zoraki olması, sonucu değiştirici bir durum mu?

İlave olma biçiminin gönüllü veya zoraki olması, onun ilave olmuş olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Mesela, Türklerin müslüman olması gönüllü bir oluş değil. Ama Türklerin müslüman olduğu bir gerçektir, bir sosyal olgudur. Herhangi bir Türk arkadaş çıkıp şöyle dese: “Ben Karahanlılar Devleti’nden önceki zamana geçmek istiyorum. Karahanlu Saltuk Buğra Han’ın İslamiyet’i benimsemesi, kendi memlekinde darbe yapıp ‘bundan sonra biz müslümanız’ demesi, bunun oradan da bütün Türk dünyasına yayılması zoraki olmuştur, ben bunu kabul etmiyorum. 10. Yüzyıl’dan önceki Türk inancına dönmek istiyorum.” Diyebilir mi? Kişi olarak diyebilir. Böyle inanmaya başlayabilir mi? İnanabilir. Ama o sosyal olguyu artık değiştiremez. O bir sosyal gerçekliğe dönüşmüştür. Soyolojide böyledir; bir şeyin sosyal gerçekliğe dönüşmüş olması, zoraki ya da gönüllü olmasıyla açıklanamaz.

Açıkladığınız şekliyle kimlik inşasını, Alevilik-İslam ilişkisine göre yorumladığımızda, ne tür somutlaştırmalar yapmak mümkün?

“Gağand” belgeseli, Dersim Alevilerinin gündelik inanç pratikleriyle ilgili önemli fikirler veriyor. Alevi toplumu nasıl yaşıyor, dualarını nasıl yapıyor, ne tür kutsal mekânlara sahip, bu kutsal mekânları gündelik hayatında nasıl deneyimliyor?.. Dersim’deki Alevi toplumunun bu gündelik inanç pratiklerinden hareketle, bütün bu soruların cevaplarını öğrenme, bu bölgedeki Aleviliğin nasıl bir Alevilik olduğunu tanımlama imkanı sağlıyor. Bugünkü Alevilik tartışmaları açısından son derece önemli. “Alevilik nedir” sorusuna cevap vermek bağlamında, Avusturya’daki Alevi toplumunun son dönemlerde yaşadığı sert tartışmalarla da çok alakalı bir şey bu.

Belgeselde dikkat ettiyseniz, kutsal bazı mekânları var ve onları ziyaret ediyor Aleviler. İşte çeşme var, karda kışta bir tepeye çıkıyorlar bir ağaç var orada. Dersim Alevilerinin gündelik pratiklerinde doğal, kutsal mekânların (su kaynaklarının, ağaçların, ormanların, dağların, tepelerin, kayaların, kayalıkların) ne kadar önemli mekânlar olduklarını, Alevi toplumunun bunlara ne kadar büyük bir kutsiyet yükledikleri gösteriliyor. Bu tür ziyaretler, Alevi toplumunun geleneğinde çok önemli bir yer teşkil ediyor. Sadece Dersim’de değil, Anadolu’nun diğer yerlerinde de hiçbir Alevi yoktur ki böyle bir kutsal mekân bilgisinden mahrum olsun. Hayatının bir kısmı köylerde geçmiş herkes bilir ki evinin, köyünün içinde, yakınında ya bir “dara Hızır” (Hızır ağacı) ya bir “Hızır çeşmesi” vardır. Yani, bir kutsal doğal yer ve mekân vardır. Bu, Aleviliği tanımlayan bütün ritüellerin belki de yüzde 50’sidir. Aleviliği bize anlatan her ne varsa, onun yüzde 50’si bunlardan müteşekkildir. Dolayısıyla, bunu kaldırdığınızda aslında Aleviliği yüzde 50 attınız demektir. Bu, Alevi toplumunun kimliğini tanımlarken, nasıl doğayla bitişik bir kimlik olduğunu tanıma dahil etmemizi mümkün kılan bir durum.

Oysa, bu tarz bir inanış, İslam’da yer alan bir şey değil. Dolayısıyla belgesel, Aleviliği, semavî dinler ve onların kutsal kitaplarıyla sınırlayan, Aleviliği sadece onların içindeymiş gibi tarif etemenin yetersizliğini gösteriyor bir yandan. Ama bu belgesel aynı zamanda, Alevi kimliğinin genel geleneksel yapısına semavî dinlerden nasıl bir şeylerin katıldığını da gösteriyor. Hz. Ali’nin, 12 İmam’ın gündelik dualarda ne kadar da çok ve sık geçtiğini ortaya koyuyor. Sadece Dersim’de değil, diğer Alevilik hallerinde de çok karşılaştığımız bir şeydir bu. Nasıl ki yukarıda sözünü ettiğimiz kurtsal mekânlarsız bir Alevi toplumu yok, Aleviler için genelleştirerek söylüyorum, 12 İmamsız bir Alevilik de yok. Zaman içerisinde Alevi kimliği üzerine oturan, dahil olan, etkilenen, ötekiyle bütünleşen bir şeye dönüşmüş. Hızır Ağacı’na gelmeden 12 İmam’ın adını zikrediyorlar belgeselde. Miyazını (lokmasını) dağıtırken, gelecek seneye dair dilekte bulunurken bile, “Ya Hızır” diyerek eski inanca gidiyor, “12 İmam” diyerek yeni kimliğe gidiyor. Yani, ikisinin birleştiği bir durum söz konusu.

Özetleyelim. Bir yandan, İslamiyet’le çok bağı olmayan çok daha geleneksel bir ritüeli, pratiği, bir kültürü var Alevilerin. Doğada kendine kimi kutsal mekânlar seçmek, bu geleneğin en başından beri var görünüyor. Bugünden geriye doğru bir araştırma yaptığımızda öyle görüyoruz. Dünyanın birçok yöresindeki bazı kültürel geleneklerle, doğrudan bir ilişkisi yok ama, benzerlikleri var. Öte yandan; 12 İmamlar, Alevi ocakları, Alevi seyidleri, pirleri, dedelerini kapsayan ve İslamiyet’le ilişkisi olan bir boyutu da var. Yani sonra, zaman içerisinde onun üzerine yeni bir şey biniyor. İşte İslamiyet’le ilişkisi de bu şekilde sonradan ilave olan bir şey. İslamiyet’in kendisi, 1500 yıllık tarihi olan bir dindir. Bugün bunların, nasıl ve hangi süreçlerde ilave olduklarını detaylarla biliyoruz.

Ama bu boyutu daha öteye götürerek, İslamiyet’le daha fazla ilişkisini kurmak biraz zorlama olur. Nasıl ki 12 İmamı her Alevi bilir, isimlerini bilmese bile Aleviliğin orayla ilişkisini bilir, ama her Alevi İslam’ın kaç şartı olduğunu bilmez, Kuran-ı Kerim’i çoğunlukla bilmez. Bu bilgiler gelenekten öğrenilir. Okulda, orada burada öğrenilen şeyler değil. Dolayısıyla, gelenekten (evinde, annesinden, babasından, amcasından, dayısından, dedesinden) bunu öğrenmemişse, o, geleneğinde yok demektir. Dolaysıyla, Aleviliğin İslam’la bir yere kadar bir ilişkisi var, bir yerden sonra o ilişkiyi varmış gibi göstermek, mesela “hakiki İslamiyet’tir” demek, çok zorlama bir şeydir.  

Peki, bugün bir Alevi çıkıp, İslamiyet’le ilişkilenmezden önceki inancını talep edebilir mi?

Herhangi bir Alevi, “ben bu İslamiyet’ten, 12 İmamlar’dan önceki Alevilik neyse, oraya dönmek istiyorum”, diyebilir elbette. Bir birey olarak böyle inanmaya başlayabilir. Ama kendisi için. Alevi toplumunun kimlik inşasında, 12 İmamlar’ın bir katman olarak oraya oturduğu gerçeğini değiştiremez ama. Sosyolojik olarak olmyacak bir şeydir. Bu topluma, “ya bırakın Allah aşkına, bizim Hızırımız bize yeter”, diyebilirsiniz ama bunun bir sosyal karşılığı yoktur.  

…………………………………………………………..
Görüşmenin ilk bölümü için bakınız:
http://www.toterwinkel.at/prof-suekrue-aslan-kueltuer-devrimi-olacak-sey-degil/

Vielleicht gefällt dir auch