Prof. Şükrü Aslan: Kültür devrimi olacak şey değil!

Prof. Aslan: Müdahale etmezsen, bazı kültürler yaşar, bazıları kaybolur. Zorla kaldırmaya çalışırsan, o kültür direnir. Sosyal ve kültürel olgular, ne kanunla ne katliamla kaldırılamaz. O yüzden, kültür devrimi olabilecek bir şey değil. Olmuşsa, kültür katliamı gerçekleşmiştir.

Görüşme: FERİDE TÜRKMEN
Fotograflar: MAHİR YILDIZ

Viyana – 3 Şubat Pazar günü, “Gağand/Khalek’in Ölümü” adlı belgeselin Viyana’daki gösterimi yapıldığında, belgeselin yapımcısı Cemal Taş’ın yanı sıra Prof. Şükrü Aslan da konuk olmuştu. Aslan, etkinliğin sohbet bölümünde, hem bu çalışma hem de ilgili olduğu konular üzerine değerlendirmelerde bulunmuştu. Değerlendirmelerini, iki alanda toplamak mümkün: Kültürler, gelenekler nasıl doğar, gelişir ve ölür; “Gağand” geleneğinin sağladığı olanaklar, veriler üzerinden Alevi kimliğinin tanımlanması. Her iki konu da oldukça güncel. Dolayısıyla Toter Winkel olarak, etkinlikten sonra Prof. Aslan’la özel bir görüşme de gerçekleştirdik. Görüşmeyi, iki ayrı bölüm halinde yayınlıyoruz.

Prof. Şükrü Aslan, İstanbul’daki Mimar Sinan Üniversitesi sosyoloji bölümü öğretim üyelerinden. Şu sıralar, “misafir öğretim üyesi” olarak Avusturya’nın Innsbruck kentindeki bir üniversitede çalışıyor.

Öncelikle, Viyana’da da gösterimi yapılan “Gağand” belgeseliyle ilgili neler söylemek istersiniz?

Prof. Şükrü Aslan: “Gağand” belgeselinin girişinde, “Kaybolup gitmekte olan bir kültürün anısına” şeklinde bir cümle vardı. Bu, aslında bir gerçeği anlatıyor. “Gağand”, bu coğrafyanın çok eski bir geleneği. Fakat son yıllarda hemen hemen hiç yaşanmıyor. Çok az yerlerde yaşatılabiliyor. Böyle bir geleneğin kaydedilmesinin iki büyük işlevi var. Birincisi, tarih içerisinde burada yaşayan toplulukların ne tür geleneklere sahip olduğunu, sonraki kuşaklara aktarma islevidir. Onu kalıcı hale getirme imkanı doğuyor. Belki on yıllar, hatta yüzyıllar sonra, 20. Yüzyıl’ın başında bu coğrafyada Alevi toplumunun nasıl bir yılbaşı kutlama geleneği olduğuna dair bir kayıt olmuş olacak. Belki, bir kültürü yaşatmak anlamında değil, ama saklamak ve korumak hale geliyor.

İkinci işlevi bu tür belgesellerin, bu geleneğin kısmen yaşatılabilme imkanı ve ihtimali varsa, bunu teşvik etmedir. Her ne kadar bu kültür bir kırsal coğrafyanın yeni yıl karşılama kültürü, bir kırsal coğrofyadaki kutsal mekânlar üzerinden gerçekleşen ritüellerle bir yeni yıl karşılama geleneği olsa da, bunu belki benzer coğrafyalarda, hatta belki modern kent ortamlarında bir parça yeniden yaşama ihtimalini teşvik etme işlevi. Biz son yıllarda, gerek İstanbul’da, gerek yurt dışında buna benzer ritüellerin en azından sembolik olarak denendiğini biliyoruz. Belgeseller, bunu biraz daha sahici, gerçeğine biraz daha uygun bir şekilde yaşatma imkanı sağlayabilir.

Binlerce yıl öncesine dayanan bu kültürleri, zamanımızda yaşatma halleri oldukça sembolik kalmıyor mu sizce?

Tabii ki bunu da unutmamak lazım. Bu yaşatma hali, biraz sembolik yaşatma halidir. Yine de bu çabaların, bu kültürlerin kalıcılığı açısından çok ciddi önemi var. Aslında belki de “Gağand” belgeselinin üçüncü bir işlevinden de söz etmek gerekir. Kimlikler, kuşaklar boyu sürüp gider. Fakat, farklı kuşakların kimlik algıları da değişiyor. Şu sıralar yeni doğan çocukların, 20 yıl sonra, bu geleneğe ilişkin algıları değişebilecek belki. Belki, yeni bir şeyler söyleme şansları olacak. Yani bu belgesellerin ve sembolik kutlamaların, farklı kuşaklar açısından farklı yorum ve algılar ortaya çıkarılması işlevleri de söz konusu. Şöyle toparlayabilirim: Bu geleneğin belgeselinin yapılarak kaydedilmesi, pek çok bakımdan sosyolojik ciddi işlevleri olan bir iştir.

“Modern zamanlar” ile “modernite öncesi kültürel gelenekler”in karşılıklı ilişkileri ve gidişatıyla ilgili başka neler söylemek mümkün?

Epey bir zamandır hem Dersim’le, hem de genel anlamda kültür sosyolojisiyle ilgilenen bir akademisyenim.Bizim kuşağımız çok politik bir kuşaktı. “Kültür” kavramı, daha çok “devrim” kavramıyla birlikte anılırdı. Çin Kültür Devrimi, bizim gözümüzde çok büyük bir şey idi. Mao Zedung’un kitaplarını okumak bize çok heyecan verici gelirdi. Çok sonra akademik çalışmalarda, bu kültür devriminin, bir kültürün yerine yeni bir kültür ikame etmek anlamına geldiğini, bir kültürün ortadan kaldırılıp yerine daha “iyi” bir kültür yerleştirmek anlamında bir şey olduğunu fark ettim. Filmi biraz geriye sarıp tüm bu kültürel gelenekleri tartışmaya başladım. Aslında bu kültürleri ortadan kaldırma, eski kültürlere savaş açma 19. Yüzyıl’da, modern zamanlarda kapitalist dünyanın kurduğu bir gelenek. Batı’da bu “modernleşme” şeklinde cereyan ederken, Doğu’da “modernleştirme” şeklinde oldu.

“Modernleşme” ile “modernleştirme”nin farkı da şöyle: Batı’da diyelim bir kültür kendi evrimi içinde değişiyor, fakat Doğu’da rejim bir kültürü zoraki değiştirmeye çalışıyor. İşte bu belgesele konu olan Gağand, yani Alevilerin yeni yılı karşılama ve kutlama biçimi, bu kültürel gelenek Türkiye’nin modernleşmesinde bir sorun olarak görülmüş. İlkel, cahilce sayılmış. Bir bütün olarak Alevi ocaklarının, pirlerinin Alevi toplumuna dair söyledikleri sözler, uygulamalar, ritüeller, imgelerin hepsi cahil, yobaz, gerici vs şeklinde nitelenmiş. Ortadan kaldırılması hedeflenmiş.

Bu, “Türk modernleşmesi”nin -biz literatürde böyle diyoruz- Alevi cenahındaki yansımasıydı. O devrin, o zaman gizli ama artık çoğu açık olan arşivlerine, raporlarına baktığımızda aralarında Gağand’ın da yer aldığı Alevi geleneğindeki pek çok ritüel böyle tanımlanmış ve bunun tasfiye edilmesi gerektiğine karar verilmiş. Modern insan, gidip ağacın, çeşmenin başında dua etmez, dilek dilemez “miyaz” (lokma) dağıtmaz, kurban kesmez. Bunlar, bir insanı iyileştirmez. İyileşmek isteyen doktora gider. Bu tasfiye süreci, 1925’te çıkarılan Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile başlatılmıştır.

Andığınız bu kanunun pratik sonuçları tam olarak nasıl yaşandı?

Sonradan bu kanunlar arttırıldı. Alevi toplumunun geleneğini sürdürmeye çalışanlar, bu kanunlara uygun olarak ya yerlerinden edilmiş, yani sürgün edilmiş ya da 1938’de gördüğümüz gibi önemli bir bölümü fiziken imha edilmiş. Peki 38’den sonra nasıl devam etmiş? 1938-47 arasına ait raporlar var. Talimatlar verilmiş, “takip edin bakalım bir şeyler var mı”, diye. Hâlâ pirlik, taliplik var mı? Varsa, bunların tespit edilip bölgeden gönderilmesi istenir. İşte “Gağand” da bu uygulamalardan payını alan bir gelenek. Burada söz konusu olan bir kültürdür, Alevi kültür bütününün bir parçasıdır. Yeni yıla dair bir parçası.

“Yeni yıl”, hem ne zaman olması hem de nasıl kutlanması gerektiği temelinde günümüzün de tartışılan meseleleri arasında yer almaya devam ediyor. Neler oluyor? “Yeni yıl” konusu nasıl ele alınmalı?

Yeni yılı, farklı kültürler farklı biçimde karşılayabilirler, karşılıyorlar da. Yeni yılı şampanya içerek karşılayabilirsiniz, kapalı toplantılarda eğlenebilirsiniz, aile içinde kutlayabilirsiniz vs. Ya da Alevilerde olduğu gibi de karşılayabilirsiniz yeni yılı. Burada sorun, bir kültürün kendini öteki kültürlerin üstünde görmesi ve öteki kültürleri yok etmeye çalışmasıdır. Normal şartlarda, bu kültürlere müdahale etmeseniz, bazı kültürler yaşamaya devam eder, bazıları kaybolmaya yüz tutar. Ama bir kültürü zoraki ortadan kaldırmaya çalıştığınız zaman, orada bambaşka bir şey söz konusu oluyor, o kültür direniyor.

1934’te çıkarılan bir İskan Kanunu var. Bu kanunda denmiştir ki “artık aşiret yasaklanmıştır”. “Ben aşiret mensubuyum” diyene ceza vardır. Sonra, yıllar geçmiş, insanlar hâlâ diyor ki ben falan aşirettenim vs. Demek ki bu sosyal ve kültürel olgular, kanunla ya da katliamlarla ortadan kaldırılabilecek şeyler değil. O yüzden kültür devrimi dediğimiz şey de aslında olabilecek bir şey değil. Ne zaman bir kültür devrimi olmuşsa, emin olun ki bir kültür katliamı gerçekleşmiştir. Bunu böyle görmek gerekiyor.

(Gelecek bölüm: Gağand ve Alevilerin kimlik tanımlaması)

Vielleicht gefällt dir auch