Raa/Rêya Heq, Alevilik ve İslam – I

Alevi, Kızılbaş, Rêya Heq, Yarsanilik, Kakailik… Bu alanda bilgi kirliliği öyle bir düzeye vardı ki aynı membadan akıp gelen bu inançları esastan ayıran yaklaşımlar çıktı ortaya.

İstanbul – Bu konu üzerinde çok şey  yazıldı. Çoğu bilimsellikten uzak, ciddi bir araştırmaya dayanmayan, biri diğerini tutmaz görüşler bolca piyasaya sürüldü. İnternet ortamında sıklıkla rastladığımız temelsiz görüşleri kitaplaştıranlar bile oldu. Alevi, Kızılbaş, Rêya Heq, Yarsanilik, Kakailik… Bu alanda bilgi kirliliği öyle bir düzeye vardı ki aynı membadan akıp gelen bu inançları esastan ayıran yaklaşımlar çıktı ortaya. Dersim’de yaşayan Zazalar ve/veya Kürtler (bu da apayrı bir paradoks), son zamanlarda inançlarını “Rêya Heq” olarak adlandırıp “Alevilik” veya “Kızılbaşlık”tan tamamen ayrı ele almaya başladılar. Araştırmacılığına, engin bilgisine değer verdiğim araştırmacı-yazar Selahattin Ali Arik’ın İsmail Beşikçi Vakfı tarafından yayınlanan “Aryan İnançlar ve Rêya/Raa Heqiyê” adlı kitabı, bu düşünceyi gerekçelendirmek üzere kaleme alınmış kitaplardan biri.

Kadim Aryan inançlar ve Semavi dinler konusunda bilgi sahibi olmak, aralarındaki ilişki ve çelişkileri  etraflıca öğrenmek isteyen herkesin bu kitabı okumasını tavsiye ederim. Derlenmiş bilgiler  bakımından iyi bir kitap. Ne var ki söz konusu bilgileri değerlendirmede, sonuçlar çıkarmada Arik’ın isabetli görüşler ortaya koyduğunu söylemek ise zor.

Raa Heqiyê ile Alevilik arasında ayrılık mı örtüşme mi var?

Arik’in sonuç bölümünde yer alan şu cümleleri, kitabının ana fikrini özetler niteliktedir: “Alevilik adının Ali’den gelmesi ve inançta yer alan; Ali, On İki İmam, Ehl-i Beyt, Kerbela ve Ana Fatma ritüelleri çerçevesinde ele aldığımızda günümüzdeki Alevilik olarak adlandırılan inanç, 15. Yüzyıl’da oluşmuştur. Yani Aleviliğin oluşmasında en büyük etken Safevilerdir. Şah İsmail’dir. Bu yüzyıl itibariyle devlet sahibi olan Şia, Sunni İslam’a karşı oluşan bu inançta artık Ali, On İki İmam, Ehl-i Beyt, Kerbela ve Ana Fatma ritüelleri yer alır…”

“Biz eğer söz konusu Safevi Şia’sı orjinli olan bu ritülleri günümüzdeki Kürd Aleviliği olarak görülen Raa Heqîye inancından arındırırsak geriye inancın esası kalır. Ancak buna da Alevilik diyemeyiz, bu Raa Heqîye’dir.” (s:372)

Öncelikle, Rêya Heqiyê ile Alevilik arasında ne tür farklar varmış, Arik’in kendisinden dinleyelim. Çeşitli dinlere ve inançlara ait “yaradılış” düşüncesini irdeledikten sonra, “Raa Heqîyê inancı’nda yaradılış”  başlığı altında şunları söylemektedir:

“Genel itibariyle Raa Heqîyê‘de evren Tanrı’nın bir yansıması, parçası olarak görülür. Yani Tanrı evreni kendi özünde yaratmıştır. Bunun ötesinde Raa Heqiyê’de yaradılış hakkında sistematik bir yazım ve anlatım yoktur ve Alevilikteki yaratılış düşüncesi, Raa Heqiyê inancı’na yansımıştır. Ancak konu Alevilikte de çok net ortaya konmamıştır.” (s. 104)

Bu cümlelerde, Raa Heqiyê ile Alevilik arasında “yaradılış düşüncesi” konusunda bir farklılık olduğu söyleniyor. Oysa aksine, ikisi arasında tam bir örtüşme olduğu rahatlıkla görülebilir. Her iki inanç, bu kevn-i mekanın nasıl oluştuğu, insanın nereden gelip nereye doğru yol aldığı konusunda -ufak tefek farklı nüanslar içermekle birlikte- esasen ortak bir mitolojiye sahiptir. Her ikisi de “her şey”in, bir varlık olarak tanımladıkları “kudret kandili”nden var edildiğini savlarlar. Ki bir inanç/din, “nereden geliyoruz ve nereye doğru yol alıyoruz” sorusuna kendince bir cevap vermiyorsa, onu ayrı bir inanç/din saymak mümkün değildir.

Rêya Heqiyê ve Alevilikte “Tanrı” fikrini irdeleyen Arik, “Raa Heqiyê inancında bütün doğa canlı olarak kabul edilir” der ve devam eder: “Alevilikte, yaratan ve yaratılan bir varlık olarak görülmüştür.” (s. 127-128)  “Alevilikte Şeytan“ başlığı altında, Tahtacı Türkmen Alevilerin “şeytan” kelimesini kullanmadıklarını söyledikten sonra, “Reya Heqiyê inancında bir ‘şeytan hikayesi’ yoktur” diye ekler.

Aynı yaklaşımı “ruh” konusunda da sergiler: “Raa Heqiyê inancında bir ruh anlatımı yoktur. İnanca göre ruhlar yaratılmış olarak Tanrı’nın yanındalar ve ölüm halinde tekrar geldikleri yere giderler. Reenkarnasyon inancının olmadığı Raa Heqiyê’de Alevilik’te olduğu gibi varlıkların insan ve ‘kutsal’ olarak görülen hayvanlar şeklinde tezahürü inancı vardır.” (s. 177)

Arik’ın, iki inanç arasında teslim ettiği benzerlik ise “diriliş” konusunda. Bu inançların “diriliş” üzerine benzer mitolojilere sahip olduğunu dile getirir. Ölüm ve sonrasına ilişkin şunları söyler: “Alevilikte ölüm, ‘Hakk’a yürümek’  ya da ‘aslına dönmek’ olarak algılanır. Raa Heqiyê inancında ölen kişiye ‘Si Heqiya xo’ (Hakk’ına/Tanrısı’na gitti) denir.” (s. 185)

Örnekleri çoğaltabiliriz, ancak bu kadarı yeterlidir. Bu söylenenlere bakılırsa, iki inanç arasına kalın bir çizgi çekmek bir yana, ince bir çizgi çekmek bile olası görülmemektedir.

İbadet biçimlerini kıyaslama

Arik, “Raa Heqiyê’de dinsel kurumlar“ başlığı altında mürşit, pir, rayber, bawa, tikme gibi dinsel kategorilere vurgu yapar. Ama, Alevilikte bu konunun nasıl olduğuna değinmez. İbadet kısmında, Alevilik ile “Kürd Aleviliği” olarak tanımlanan Raa Heqiye arasındaki benzemezlikleri ise şu şekilde sıralar:

“Raa Heqiyê’de İslamiyet’in beş şartından dördü olan namaz, 30 günlük oruç, Kâbe’ye hac ziyareti ve zekât yoktur. Kelime-i şahadet biraz farklıdır.

“Raa Heqiyê inancına mensup olanlar sabah işe başlamadan önce Güneş doğarken Güneş’e doğru dönerek dua eder, sonra işe başlarlar. Diğer Alevilerde bu ritüel yoktur.

“Raa Heqiyê mensupları, Xızır için üç gün ve Muharrem’de on gün oruç tutarlar. Alevilerin bütününde Xızır Orucu yoktur.

“Raa Heqiyê mensupları kendileri için kutsal olan Dersim’deki Munzur, Duzgin Bawa gibi ziyaretlere giderler.

“Raa Heqiyê’de önemli ritüellerden biri cem ayinidir. Talipler murşit, pir ve rayverlerden ‘gulbang’ alır ve bu zatlara ‘çıralıx’ verirler.” (s. 228)

Oysa, herkesin bildiği gibi, İslamiyet’in dört şartına uymama özelliği, Türk Alevilerde de var. Onlar da namaz kılmaz, otuz günlük orucu tutmaz, Kâbe’ye hacca gitmez ve zekât vermezler. Hızır kültünün onlarda da kutsal olduğu ve her iki inançtaki temel ibadet biçiminin cem olduğu da biliniyor. Türk Alevilerinin, sabahları Güneş’e karşı dua edip etmediklerini, Hızır orucunu tutup tutmadıklarını, kendi yörelerinde belli başlı kutsal mekânlara sahip olup olmadıklarını ise bilmiyorum. Ancak bu ritüellerin inancın özüne ilişkin olmadığı ortadadır. Tapınma anlayışında ortaya çıkan nüanslardan hareketle, aynı inancın farklı versiyonlarını birbirinin karşısına oturtmak, gerçeğe uygun olmadığı gibi bilimsel bir tutum da değildir.

Arik: “Cem, bir Aryan ritüelidir”

Arik, Alevi ve Raa Heqiye inancında cem konusunu nasıl ele almış, bu konu üzerinde ayrıca duralım.  “Bir Aryan ritüeli olan cem, Raa Heqîye inancı, Yarsanilik ve Alevilikte önemli bir ibadettir. Cem; Farsça’da görenek, adet, resim, tarz, uslup, edep; Arapça’da ise toplanmak, toplanılmak, birikmek anlamındadır” belirlemesini yaptıktan sonra, “Alevilik ve Rêya/Raa Heqîye’de cem” ara başlığı altında konuyu şöyle özetlemiş.

“Genel olarak Aleviler cemi şu hikayeye dayandırırlar; bir gece Muhammed, Ali’nin evine gider. İçeride İmam Ali’nin yanında 22 erkek 17 kadın toplam 39 kişinin oturduğunu görür. 40. kişi Selman-i Farisi, yardım toplamaya gitmiştir. Muhammed, Ali’nin yanına oturur. Bu sırada Cebrail cenetten bir üzüm tanesi getirir. Kırklar bunu bir tas içinde ezip veya kırka bölüp içerler veya yerler. Bu anlatım, bir rivayettir. Zira, Ali döneminde Müslüman Arapların cem yaptığına dair bir belge yoktur” (s. 319)

İster Kürt, isterse Türk Alevilerinde olsun, cem ibadetinin dayandırıldığı ortak bir mitoloji elbette vardır. Ancak Arik’ın aktardığı türden alelade bir hikaye anlatımına bugüne kadar rastlamadım.

Bir bilge, “coğrafya kaderdir” demişti. İslam coğrafyası da Aleviler için tam olarak böyledir. Aleviler, bu coğrafyada yol alırken, inançları içinde önemli bir yer tutan ‘cem’in kendilerine nereden miras kaldığını, resmi İslam’ın argümanlarını kullanarak ama aynı zamanda ona tam bir karşıtlık içeren hikâyeye dayandırırlar. Ki bu aynı zamanda, devlet dini olarak örgütlenmiş İslam’ın Sunni ve Şia biçimlerine karşı ilan edilmiş olağanüstü güzellikte bir manifesto niteliğindedir.

Kur’an, Muhammed’in yedi kat gökyüzüne çıkarak diğer peygamberler gibi Tanrı ile konuştuğunu,  “Mirac” olarak adlandırılan bu yolculukta kendinden önceki tüm peygamberlerle hasbihal ettiğini,  ümmeti için günde kaç kez namazın farz kılındığı gibi konuların görüşülüp karara bağlandığını ileri sürmektedir. İşte Alevilik veya Rêya Heqiye denilen inanç sahipleri, tam burada söz alır. Mirac olayına inandıklarını ama hikâyenin öyle olmadığını söylerler. Üstü örtülü olarak, “Tanrı ile namaz pazarlığı yapan bir peygamber” tahayyülüne itibar etmediklerini ilan ettikten sonra, kendi öykülerini anlatmaya girişirler.

Kısaca şöyle: Peygamber Muhammed, zamanı ve mekanı bilinmez bir demde, batıni bir alemde, arada bir perde olacak şekilde Hakk ile görüşür. Bir ses (nida), “Kırklar“a gitmesini buyurur. Öyle yapar. Giderken yolunun üzerine bir Aslan çıkar. Muhammed ürker. Yine bir nida gelir. “Hatemini (peygamberlik nişanesi) aslana ver, geç” der. O da öyle yapar. Sonra olağanüstü güzellikte bir bahçeye girer. Bahçeden iki dal nergis koparırken, bir yeşil el koluna yapışır ve “bu bahçede destursuz gül deremezsin” der ve kopardığı iki dal nergisi elinden alır.

Sonra Muhammed, Kırklar’ın bulunduğu yapının önüne gelir. İçeri girmek için izin ister. Ancak içerdekiler kendisini tanıtmasını isterler. Peygamber Muhammed, “ahir zaman peygamberiyim” der. İçerden, “bize peygamber lazım değil, sen var ümmetine peygamberlik et” diye cevaplarlar. Geri döner çaresiz. Yine Hakk’dan bir nida gelir. Bir daha denemesini söyler kendisine. Netice de birkaç denemeden sonra, tüm ünvanlarından arınmış olarak “fakirül fukara” olarak, Kırklar meclisine alınır. Alınır ancak, Muhammed burada meymandır. (misafirdir). Kırklardan biri değildir. İçeride kadınlı erkekli bir topluluk ile karşılaşan Muhammed, “topluluğun başı” diye düşünerek Ali’ye sorar, cevaplar alır. Kırklar’ın “hepimiz bir, birimiz hep” düsturunu öğrenir. Bir üzüm tanesini eşit olarak 40 pareye nasıl bölündüğüne tanıklık eder. İçilen şerbet ile kadınlı erkekli semah dönülür. 

Bu mit, İslam şeriatına karşı ilan edilmiş bir manifestodur. İbadette kadın-erkek ayrımının yapılamayacağını, İslam’ın köleciliği onaylayan anlayışının reddedildiğini, cem olanların eşit olduğunu, her birinin diğeri kadar ulu olduğunu ilan etmekle kalmaz, bu yolun peygambere ihtiyaç duymadığını, “Hakk ile yeksan” olunduğunu da ilan eder. Bu  mitolojidir, mitolojinin de belgesi olmaz. Arapların, üstelik Mekkeli ve Medineli Arapların cem bağlamadığı, bilinen bir gerçektir. Bu ‘mit’te yer alan Muhammed ile Ali’nin, tarihsel kişiliklerle hem ilişkili hem de onlardan apayrı bir içerikte ve kapsamda ele alındığı da ortadadır. Coğrafya kader ise, o zaman bir şey hem kendidir hem de başka bir şeydir.

Peki Selahattin Ali Arik Ne diyor? “Safavi Şia’sı orjinli bu tür mitleri ve Oniki İmam inancı, Ehli beyt  gibi ritüelleri Reya Heq inancından arındırırsak, geriye inancın esası kalır.” Bu cümleden kastedilen şey, bir durum saptaması ise, bir problem; “böyle yaparsak daha iyi olur”, denmek isteniyorsa bir başka problemli anlayış söz konusudur.

Sefavi Şia’sı neler yaptı?

Öncelikle bu tip mitlerin, Sefavi Şia’sı tarafından bu yola enjekte edildiği tartışma götürür bir konu. Kızılbaşlığın, 15. Yüzyıl’da Şah İsmail tarafından inşa edildiği sıklıkla dile getirilir. Şah İsmail’in, “Şah Hatayi” mahlası ile yazdığı şiirlerin, yüzyıllar boyunca bu yolun yolcuları tarafında cemlerde söylendiği bilinen bir gerçekt. Ancak buradan hareketle Kızılbaşlık, Alevilik veya Reya Heqîyê olarak adlandırılan  inançların Şah İsmail tarafından yeniden kalıba döküldüğü iddialarına ihtiyatla yaklaşmak gerektiği kanısındayım. Zira inançlarda dramatik dönüşler, kırılmalar ve yeniden kalıba dökülmeler ancak olağanüstü durumlarda söz konusu edilebilir.

Oysa bu örneğimizde, bilindiği üzere Şah İsmail tahta geçtikten sonra Antalya bölgesinden, Kürdistan’ın değişik bölgelerinden “Rıza şehrine“ gitmek üzere  Tebriz’e doğru toplumsal bir akın söz konusudur. Buradan ne çıkar? Şah İsmail’in şiirleri ile teorileştirdiği inancın bu bölgelerde daha önceden bilindiği ve kabul gördüğü! Yeni bir imparatorluk kurma amacında olan Şah İsmail’in egemenliğini tesis etmede bu var olan sosyal tabanı değerlendirmesi kadar doğal ne olabilir?

İkinci olarak, bu savın doğru olduğunu bir an için varsayalım. Ehli Beyt, Oniki İmamlar, Muhammed, Ali, Hüseyin… İslam’ın bu sembol öğelerinin Alevilik içine, Alevilik üzerinden de Raa Heqiye inancına, Sefavi  Şia’sı tarafından zikredildiğini varsayalım. Peki böyle olmuş da, ne olmuş? Sefavi Şia’sı ile Alevilik veya Reya Heqiyê arasında ne tür bir yakınlaşma ortaya çıkmış? Bilindiği gibi bu iki inanç arasında “Ehli Beyt sevgisi” dışında hiçbir benzerlik söz konusu değildir. Sefavi Şiası’nın böyle bir rolü olmuş ise, bu yolun günümüze kadar taşınmasında olumlu bir rol oynadığını varsaymamız gerekir.

Arik’ın da kitabında çok haklı olarak belirttiği gibi, “İran ve Yakın Doğu’da Mitra, Anahita, Zerdüşt, Mani ve Mazdek inançları dağlık bölgelere sığınmalarına rağmen İslam istilası ve yayılmacılığı karşısında dayanamamış, ancak Selçukiler dönemine kadar kendilerini koruyabilmiş ve sonra da yok olmak ile yüz yüze kalmışlardır.” Bu inançların hepsi doğa tanrıcı inançlardır. Onlar yok olup giderken, nasıl olmuş ise aynı coğrafyada aynı yayılmacılığa maruz kalan ve doğa tanrıcı olduğu savlanan Reya Heqiyê inancı yok olmamış ve bugüne kadar varlığını sürdürebilmiş? İşte anahtar soru budur. Bu soruya Reyâ Heqiyê inancı bağlamında bir cevap oluşturmamışsa da, Raa Heqiye şu tespiti sorumuza bir cevap oluşturabilir:

“İnançlar birbirinin devamı özelliğindedir. Bundan dolayı genellikle sonraki inanç bir öncekinden ritüeller alır. İnanç kendinden önceki ve çevresindeki diğer inançlardan etkilenerek kendini oluşturur. Taraporewala’nın deyimiyle ‘yeni inançlar eskisinin üstüne aşılanır’.” (s. 366)

Alevilik ve Reyâ Heqiyê inancı bugüne kadar kendilerini var edebildiyse, hiç kuşkusuz bu toplumsal kuralın gereğini yerine getirdikleri, eski inançlarına yenilerini aşılayabilme yeteneğini ortaya koyabildikleri içindir. Arik ne diyor? Sonradan aşılananları arındırırsak, bu yolun orijinal haline ulaşırız. Ulaştığımız bu hal artık Raa Heqiyê yoludur ve Alevilikten apayrı bir yoldur. Dile getirdiği görüş öz itibariyle böyle. Bu durumda da haklı olarak şu soru ortaya çıkar: Neden ve ne uğruna?

Vielleicht gefällt dir auch