ERTAN İLDAN

Raa/Rêya Heq, Alevilik ve İslam – II

İstanbul – Bir önceki yazımda, “Kürt Aleviliği” ile “Türk Aleviliği” arasına kalın çizgiler çekerek bunları farklı iki inanç olarak tanımlamanın nesnel gerçekliği yansıtmadığını, yüzyıllar içinde inşa edilmiş bir inancın içinden bazı öğeleri arındırmaya kalkışmanın ise sosyoloji bilimi açısından bir değer ifade etmediğini anlatmaya çalıştım. Bu yazımda ise konunun bir başka boyutuna değinmek istiyorum. 

Bildiğimiz kadarıyla bin yıl öncesinden büyük imparatorlukların “barbar akınları”yla yıkıldığı, yerine yenilerinin kurulduğu bir coğrafyada, birbirinden farklı dillere, kültürlere ve inançlara sahip topluluklar birarada veya yan yana yaşadılar. Bu coğrafyada egemen kültürlerin ve din devletlerinin çizmeleri arasından geçerek bugüne kadar gelmeyi başaran aykırı topluluklardan biri de Alevi, Kızılbaş, Reya Heq olarak adlandırılan inanç toplumu oldu. Bu inanç toplumu, din devletlerinin sistematik saldırı ve şiddetine; asimilasyon amaçlı operasyonel faaliyetlerine maruz kalmasına rağmen, tapınma biçimlerinde ve inanç sistemlerinde ortak dili yüzyıllar boyunca korumasını bildi.

Bu süreklilik durumu, ilk olarak 1970’li yıllarda kesintiye uğradı. Kesintiye yol açan önemli olgulardan biri, sosyo-ekonomik gelişmelerin köy ekonomisini çözmesi olarak karşımıza çıksa da, bunun tek başına  durumu açıklamaya yetmediği ortadadır. Buna eşlik eden diğer ve esaslı şey, 20. Yüzyıl’ın başından itibaren tüm dünyayı kasıp kavuran ve 1970’li yıllarda olanca etkinliği ile kendisini hissettiren sosyalizm fikriyatının bu inanç topluluğu üzerinde bıraktığı dönüştürücü etkidir.

Başka bir ifadeyle, dünyada saygınlık gören bu yeni fikir, Alevi – Kızılbaş – Reya Heq olarak adlandırılan inanç kesimlerinde kolayca karşılık buldu. Genç nesiller, düşün ve inanç dünyalarını bu yeni fikirlerle doldurmaya başladılar. Sosyalizm fikriyatı bu toplum kesimi üzerinde o denli etkili oldu ki, eski kuşaklar bile bu akıma teslim olup, kadim inançlarını yer yer terk etmek zorunda kaldılar. Böylece birkaç on yıl sonra ortaya çıkacak olan sosyalist dünyadaki çöküntü, deyim uygun düşerse, Alevi dünyasının da buhranı haline geldi. Sünni veya Şia İslam’da olduğu gibi, bir yazılı “kutsal hükümler kitabı”na sahip değillerdi. İnançları devletçe koruma altında değildi. Üstüne üstlük dini bir egemenlik aracı olarak kullanan egemen ulus devletlerce yok edilmesi gereken “ayrıksı bir ot” olarak görülüyorlardı.

 1990’lı yıllarda yeni bir döneme girildi

Konjonktürel olarak Türkiye’de Kürt ulusal mücadelesinin öne çıkmasıyla birlikte 1990’lı yıllarda bu inanç topluluğu her kesimin ilgi alanına girmeye başladı. Bir yandan, devlet tüm imkanlarıyla bu topluluğunun ezelden beri ve en hassından “Türk ve Müslüman olduğunu” ispatlamak için cemevleri  gibi toplumsal projeler geliştirdi, basın-yayın yoluyla ideolojik bombardımana girişti, toplumsal hafızanın izlerini silme gibi faaliyetlere hız verdi. Öte yandan, Kürt hareketi de benzer bir biçimde bu inanç toplumunu yanına çekmek üzere politik ve ideolojik hamleler gerçekleştirdi.

Böylece, birkaç on yıllık kesintinin ardından kendisini yeniden organize etmek ve eski izleri üzerinden yürümek çabası içine giren bu toplum kesimi, başka siyasal aktörlerin ve güçlerin siyasal mücadelesinin arenasında siyasal bir özne haline gelmiş oldu. Bu politikleşmiş atmosfer içinde, Alevilik ve Rêya Heq olarak adlandırılan inanç, kendini yeniden inşa etmeye çalışıyor. Bu toplum içindeki farklı siyasal kimliklere sahip olan insanlar, biri diğerini sorumlu tutarak, yol alabileceklerini düşünüyorlar. Bunun bir akıl tutulması olduğu ortadadır. Oysa, 1970’li yıllara kadar süregelen inançtaki anlatım birliğini, bugün dahi sürdürenler vardır ve bu tarihsel bağ doğru kurulduğu oranda, kendisini yeniden üretme imkanına kavuşacaktır.

Bilindiği üzere Alevi  inancının temel öğretilerinden biri, yalan üzerine “Hakk’ın binası”nın inşa edilemezliğine ilişkindir. Oysa, son otuz yılda yalan bu alanda da egemenliğini kurdu. Aleviliği resmi devlet dini olan Suünni İslam’a, o olmazsa Şiacı İslam’a yakınlaştırmak, mümkünse bu inanç içinde eritmek için sistematik bir faaliyet ortaya kondu ve bu çaba aralıksız olarak devam ediyor. Kuşkusuz bir merkezden yürütüldüğü apaçık olan bu operasyonel faaliyete, Alevi ve Reya Heq toplumu içinde saygın bir konumda bulunan pir ve mürşit ocaklarından bazı şahsiyetlerin alet edildiği artık bir sır değil. İşte bu yazımda, bu faaliyetlere birkaç örnek sunmak istiyorum.

Alevi yol ve erkânını, Kur’an ayetleriyle açıklayanlar

Birinci örnek olarak, “Alevi Müslümanın İslam Anlayışı Ehlibeyt Yolu” adlı kitaptan söz etmek istiyorum. Bu kitap, Rêya Heq inancına mensup ocaklardan biri olan Sey Sabun Ocağı’ndan Cafer Doğan tarafından kaleme alınmış. Doğan, Tercan’ın Almeyik köyünde 1948 yılında doğmuş. İlkokulu, Yaylacık (Çınar) köyünde 1963’de bitirmiş. 1993’te ise Ankara Keçiören’de Kamil Ocak Ortaokulu’ndan mezun olmuştur. Söz konusu kitabı, 2005’te piyasaya sürmüştür. 

Bu kitabı önemli kılan şey nedir? Bu kitap, Alevi yol ve erkânını, İslam’ın kutsal kitabı Kur’an’ın  ayetleri ile açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda yüzyıllardan bu yana bu inanç kesiminin açıkça reddettiği İslami ritüelleri, yolun olmazsa olmazları olarak lanse etmeye çalışıyor. Cafer Doğan kitabına yazdığı önsözde, “Kur’an’ın bütün ayetlerine inanmak lazımdır” dedikten sonra, Alevi yol erkânının temel düsturlarından biri olan “eline diline beline sahip ol” düsturunu, hiçbir mantıksal  illiyet bağı kurmaksızın Kur’an ayetleriyle açıklamaya girişir. Sünniler gibi, beş vakit abdest alıp namaz kılmanın ve otuz gün Ramazan Orucu tutmanın, hacca gitmenin Aleviler için de farz olduğunu,  Muharrem Orucu’nun farz olmadığını, ama tutulursa bir zararının olmayacağını ileri sürer. Kısaca, Doğan’ın Alevilere çağrısı açık ve nettir: Sünnileşin!

Alevileri, Sünni veya Şia İslam çizgisine açıkca davet eden bu tip yaklaşımlar elbette yeni değildir. Ancak,  Dersim Rêya Heq inancı içinde önemli bir pir ocağı olan Sey Sabun Ocağı’ndan birinin eliyle bu davetin yapılması, bu toplum kesiminin nasıl bir kaos içinde olduğunu göstermesi bakımından öğreticidir. Oysa bu ocak sahiplerinin uluları, diğer pir ocakları gibi yüzyıllar boyunca, yazılı olan Kur’an’ın Halife Osman tarafından Emevi sülalesinin çıkarlarını esas alacak şekilde derlendiğini ileri sürerek itibar edilmemesi gerektiğini söyleyegeldiler. Sünnilerin ve Şia’nın izleklerini neden takip etmediklerine dair mazeretler ve gerekçeler ürettiler.

Diğer bir örnek olarak, “Aleviliğin Yazılmayan Tarihi” adlı kitapdan söz etmek isterim. Bu kitap,  Erzincan’ın Üzümlü ilçesine bağlı Göller köyünde 1977’de dünyaya gelmiş Ali Rıza Özdemir tarafından kaleme alınmış. Aleviliği, Türkçülük üzerinde okumayı kendisine görev edinmiş bu zat, 1998’de Atatürk Üniveristesi Fen Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü’nden mezun olmuştur. Özdemir’in kitabı ilk baskısını 2011’de yapmış. 2016’ya kadar tam 14 baskı gerçekleşmiş. Enterasan bir rastlantı olsa gerek, kitaplarını hep “Kripto Yayınları” yayınlamış. İnternette tarama yaptığınızda, Özdemir’in Alevilik üzerine onlarca kitap yazdığını görürsünüz.

Özdemir’i ve yazdıklarını önemli kılan şey nedir? Benzerlerine sıkca rastladığımız gibi, bu da Türkiye’deki Alevilerin aslen “Türk oğlu Türk” olduklarını, Kürtlerde Alevi inancına sahip insanların çıkmasının zinhar mümkün olmadığını, Alevilikle Kürtlüğün yan yana getirilmesinin imkânsız olduğunu  söyleyen bir “araştırmacı yazar”. Bu muhteremi, bir Cemal Şener’den ayıran, Alevi inancının kaynaklarını Kur’an’a,  Şia’nın Sünni mezhebe karşı polemik kitaplarından başlıcaları olan “Hüsniye” ye  ve “Buyruk”a dayandırmasıdır.

Tek bir paragraf aktarmak, ne demek istediğimi anlatmaya yeterli olacaktır: “Alevilik, Kur’an-ı Kerim’in dinin temel kaynağı olduğuna, Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla Vahy edildiğine bugüne kadar en ufak bir değişikliğe uğramadığına ve bundan sonra da uğramayacağına, Kur’an’ı Kerim’in Ehl-i Beyt ile bütünlük arz ettiğine inanır.” (s. 26)

Ali Rıza Özdemir, yalan üzerine bir hakikat inşa edeceğini sanıyor. Yukarıda değindim, Aleviler en azından bin yıldan beridir yazılı olan Kur’an’a itibar etmediklerini söyleyip duruyorlar. Bunu bir yana bırakalım; Kur’an’ı Kerim’de Allah tarafından vahy edildiği ileri sürülen hükümlere açıkça uymazlar. Mesela, beş vakit namaz kılmazlar, Ramazan Orucu tutmazlar; hacca gitmeyi, Kâbe’yi tavaf etmeyi anlayış olarak reddederler. Sosyal yaşamlarında çok eşli bir yaşamı benimsemezler. Allahın emri olduğu söylenen bir erkeğin şahitliğine karşılık iki kadının şahadetini şart koşmazlar. Din uğruna cihat ilan etmeyi ve insan öldürmeyi anlayış olarak reddederler. İbadetlerinde cinsiyet ayrımını yapmazlar vb.

Tüm bunları İslam şemsiyesi içinde kalarak ve kendilerine özgü cevaplar üreterek ortaya koyarlar. Bu cevaplar tarihsel gerçekliğe uygun olur ya da olmaz; bunun inanan açısından veya yol açısından hiçbir önemi yoktur. Dolaysıyla, “Alevilik’in İslam ile ilgisi nedir?”, “Arap Ali’nin ve Muhammed’in Alevilerle ne ilgisi olabilir” şeklindeki itirazların bu toplum nezdinde bir değeri yoktur. Zira onlar, kendilerince bir illiyet bağı kurmuş ve bunu asırlardır sürdüregelmektedirler.

Aleviliği, Türk ulusculuğu üzerinden okumak

Şimdi gelelim, bu inancı Türk ulusculuğu üzerinden okuma ve değerlendirme meselesine. Bilindiği gibi Oğuz boyları, 1071’de Sultan Alpaslan önderliğinde bugünkü Ermenistan ve Kürdistan üzerinden giriş yaparak Önasya’yı işgal ettiler. Bu Oğuz boyları ve kabileleri, 1077’de Kutalmışoğlu Süleyman eliyle Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdular. Bu devlet, Moğollar tarafından 1243’te yapılan Kösedağ Savaşı’yla yıkılıncaya kadar varlığını sürdürdü. Oğuz kabilelerinin ve boylarının kurduğu bu devletin dini,  Ehl-i Sünnet olarak görülen Sünni İslamdı. Haliyle, Ali Rıza Özdemir ve benzerlerinin, “Alevilik inancını, Oğuz boyları Orta Asya’dan gelirken beraberlerinde Anadolu’ya taşıdılar” şeklindeki savları, koca bit yalandan başka bir şey değildir. Eğer dedikleri gibi olsaydı, bu Oğuz beylerinin, devletlerinin resmi dinini Alevilik olarak ilan etmeleri gerekirdi.

Oğuz akınları yaklaşık olarak 300 yıl sürdü. 8. Yüzyıl’dan sonra ilk önce Orta Asya’dan Maveraünnehir  (Seyhun-Ceyhun nehiri arası) ve Horasan olarak adlandırılan bölgeye, 10. ve 11. Yüzyıl’da ise Önasya’ya akınlar düzenleyip buraları egemenlikleri altına aldılar. Bu süreçte, bu bölgelerde yerleşik halkların bir kısmını göç ettirdiler, bir kısmıyla etkileşim içine girerek onlardan önemli oranda etkilendiler. Yerleşik halkların geliştirdiği heterodoks inançları kendi yaşamlarına daha uygun bularak benimsediler. Moğol akınlarıyla birlikte ortaya çıkan otorite boşluğunda, bu tür inançlar yaygınlaşma zemini buldu. Zaten bir yol bulmak veya yeni bir yol yapmak konar göçerlerin de işi değildi. Bunu ancak yerleşikler yapabilirlerdi.

Peki nasıl oldu da bu heterodoks inançta Türkmen etkisi öne geçti? Bu, başlı başına bir inceleme ve araştırma konusudur. Ben bu konuya, bu makalede girmek istemiyorum. Ancak şunu da söylemek isterim: Dinsel inançlar binlerce yıldır var. Ulusculuk ise, son üçyüz yıldır.

ertanildan@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch