Hüseyin Işık: Resim yeni bir dil, yeni bir formdur

Figürlerle çalışmayı seviyor. Dışa vurumcu bir tarzı var, ama aslında tarzını, çizeceği ya da resmedeceği hikâyeye göre belirliyor. Karikatür, sulu boya resim, fotoğraf, film, figür, aksiyon…

Viyana – 1988’den beri Avusturya’da yaşayan ressam Hüseyin Işık’ın 6 Aralık 2018 günü açılışı yapılan, “Tabutumdan Canlı Yayın“ (Livesendung aus meinem Sarg) yeni sergisi, Sammlung Friedrichshof Stadtraum adlı mekânda Salı’dan Cuma’ya kadar saat 14:00 – 18:00 arası ziyaret edilmeye devam ediyor. Sergi, 22 Şubat 2019 Cuma gününe kadar açık kalacak. Bu güncel sergiyi vesile ederek, daha önce Nisan 2016 içinde hallac.org’da yayınlanan iki bölümlük görüşmemizi, toterwinkel.at okurlarıyla paylaşmaya devam ediyoruz. Görüşmenin birinci bölümünde; sanatçının çocukluk yılları, yetiştiği sosyal ve mekânsal ortamlar, resimle ve çizmekle ilk karşılaşmaları ve eğitim süreçleriyla ilgili yönelttiğimiz sorulara verdiği cevapları paylaşmıştık. Işık’la söyleşimizin bu ikinci (ve son) bölümünde ise sanat anlayışı, resim tarzı, ürünleri, projeleri yer alacak.

1988’den beri Avusturya’da yaşayan ressam Hüseyin Işık’ın 6 Aralık 2018 günü açılışı yapılan, “Tabutumdan Canlı Yayın“ (Livesendung aus meinem Sarg) yeni sergisi, Sammlung Friedrichshof Stadtraum adlı mekânda Salı’dan Cuma’ya kadar saat 14:00 – 18:00 arası ziyaret edilmeye devam ediyor. Sergi, 22 Şubat 2019 Cuma gününe kadar açık kalacak. Bu güncel sergiyi vesile ederek, daha önce Nisan 2016 içinde hallac.org’da yayınlanan iki bölümlük görüşmemizi, toterwinkel.at okurlarıyla paylaşmaya devam ediyoruz. Görüşmenin birinci bölümünde; sanatçının çocukluk yılları, yetiştiği sosyal ve mekânsal ortamlar, resimle ve çizmekle ilk karşılaşmaları ve eğitim süreçleriyla ilgili yönelttiğimiz sorulara verdiği cevapları paylaşmıştık. Işık’la söyleşimizin bu ikinci (ve son) bölümünde ise sanat anlayışı, resim tarzı, ürünleri, projeleri yer alacak.

Bir ressam olarak, resim sanatını nasıl tanımlıyorsun?

Hüseyin Işık: Resim benim için yeni bir dil, bir mistik anlatım, bir form biçimi. Benim içimde bir şeyler var. Bunları konuştuğum dille (resimle) anlatayım istiyorum. Öyle bir şey yapayım ki gören anlamalı. Bunun içindir ki resim sanatının da sorularından bir tanesi şudur: Niçin, kimin için yapıyorsun? Bunlar benim için çok önemli sorular. Çocukluktan eğitimimin bitimine kadar, kendim için resim yaptım. Yani kendimi yetiştirmeye çalıştım. Resim de diğer sanat dalları gibi nankör bir sanattır. Sanatın kendi içinde genel olarak büyük bir nankörlük vardır. Nankörlük şudur: Onu bir dakika, bir saat, bir gün bile terk edemezsin! Terk ettiğin zaman, o sanat senden bunun acısını çıkarır. Üç ay resim yapmazsam çok sey kaybederim. Altı ay çalışmalıyım ki üç ay önceki durumuma geleyim. Onun için boş bırakmaya gelmez. Ben de dahil olmak üzere, birçok insan dönem dönem şöyle deriz: Resim sanatı, aslında gerçek değil yalandır! Bir şeyi gerçekliğinden koparıp başka bir kisvenin içine sokup, tekrar sunum yapmak bir sahtekarlıktır. Ama güzel bir sahtekarlıktır!

Resimde, sadece mekanik yetenekle çok iyi gözlemleyebilmek ve bire bir çok iyi çizebilmek yeterli değil. Bunu yapabilen, çok güzel çizebilen o kadar çok insan var ki! Bunların hepsi ressam mı, sanatçı mı? Tabii ki değil! Michelangelo, Raffaello, Leonardo da çok güzel desenler çiziyordu. Onların aynısını çizmenin ne anlamı olur. Benden beş yüz yıl önce daha güzellerini çizmişler. Bu durumda, benim kendi nedenlerim olmalı. Eserlerimin içine farklı bir ruh katmalıyım. Kendime ait bir hikâye anlatmalıyım. Bunlar olmadığı zaman klasik, eli ve bileği iyi, yeteneği olan bir ressam ya da zanaatkar olursun. Onun için diyorum ki bu benim için başka bir dil, bir anlatım yolu, bir yöntem.

Resim sanatı, eski bir tarihe sahip başlıca sanat dallarından biri. İlk çağlarda başlayıp günümüze kadar çeşitli akımlara sahne olmuş. Bu akımlar içinde, “bana yakın” diyebileceğin var mı?

Görsel sanat, en eski sanat değildir. Görsel sanat, tiyatrodan sonra gelir. Çünkü insanlar resim yapmadan önce bağırıp çağırabiliyor, sesler çıkarabiliyorlardı. Bütün sanatların kökeninde söz (şiir) ve müzik vardır. Resim, şiir ve müzikten sonra gelir. Yani şekiller ve resimler, sözden sonra çıkmaya başladı. Benim resimlerime gelince: Bazen soyutlamalara gidiyorum. Fakat akım olarak figürlerle çalışmayı seviyorum. “Ekspresyonizm’’ dediğimiz, dışa vurumcu bir tarzım var. Dışavurumculuk bana yakın geliyor. Sanat tarihinde, çok sevdiğim sanatçılar Francisco Goya ve Honoré Daumier var. Bir de son yıllarda çok meşhur olan Caravaggio, çok ilgimi çekmeye başladı. Klasiklerde, tabii Picasso her zaman bizim bir numaramız. Genç ve yeni sanatlardan da bir şeyler almaya çalışıyorum. Hoşuma giden ne varsa, kendi potamda eritmek üzere alıyorum.

Fakat, bu tarzımla çok eleştiriliyorum. “Senin tarzın yok. Karikatür çiziyorsun, sulu boya resim yapıyorsun, fotoğraf çekiyorsun, film yapıyorsun, figür çiziyorsun, soyut çalışıyorsun” deniliyor. Bense, bu tavrım ve tarzımı inatla devam ettiriyorum. Çünkü benim bir hikayem var. Anlatmak istediğim bir şeyler var. Bu hikayeyi nasıl anlatabilirim? Hikâyenin içine bakıyorum; “bu hikayeden çok da güzel bir tiyatro oyunu olur” sonucuna varıyorsam, bir tiyatro oyunu yapıyorum. “Bunlar kurşun kalemlik” ya da “bunlar sulu boyalık” diyorum mesela. Tarz, içeriğe veya hikayeye göre değişiyor. İki üç kere sulu boya sergimi gördüğü için, birçok insan beni “sulu boya ressamı” olarak tanır. Sadece karikatürlerimi görenler, “karikatürist” der. Başkaları, sadece “aksiyon sanatcısı” olarak bilir. Ben bunların hepsinin toplamıyım. Benim hikayem neyi gerektiriyorsa onu yapıyorum ve bu benim çok işime yarıyor. Çünkü birçok değişik tekniği bildiğin zaman onlara hükmün geçiyor. Hükmümün geçtiği yerde de kendimi rahat, güvende hissediyorum. İyi resim çizebiliyorsam hikayemi iyi anlatabiliyorum demektir. Bu kadar basit bir şey. Herhangi bir akımın içinde görmüyorum kendimi. Bir sürü akımla sarmaş dolaşım. Onlardan ne alabilirsem alabiliyorum, ne verebilirsem veriyorum.

Benim bildiğim resim, karikatür ve fotoğrafcılık sanatı dışında, sanatın başka hangi dallarıyla ilgileniyorsun?

Yapamadığım şeyler var. Müzik yapamıyorum. Bir enstrüman çalmayı isterdim, beceremiyorum. Herkes ilginç bir sesim olduğunu söyler ama şarkı söyleyemiyorum. Tiyatroyu seviyorum. Bazı tiyatro oyunlarında oynadım da. Örneğin, Volkstheater’da (Halk Tiyatrosu) oynadım. Ama tiyatrocu değilim. Sinemayla da uğraşıyorum. Bir çizgi film denemesi yaptım. Amatürce bir animasyon çalışmasıydı bu. Bunların dışında, yazı çok önemli. Eskiden güzel resim çiziyordum ama fazlaca yazı yazmıyordum. Bir resim yapıyor, ona bir isim uyduruyordum. Bu yüzde yüz etkili olmuyordu. Sonra önce yazı yazdım, sonra resimlerini yaptım. Yani, aslında edebiyatla başladım. Benim karikatürlerimden önce hikayelerim yayınlanmaya başladı. Daha sonra, karikatürden daha fazla para kazanınca (bir de karikatürü çok seviyordum) iş karikatüre döndü. Resim, karikatür derken yazı hep arka planda kaldı. 90’lı ve 2000’li yıllarda, tavrımı değiştirdim. Önce yazılar yazmaya başladım. “Aşk ve Ölüm’’ diye bir sergi açtım örneğin. Orada küçük küçük metinler, bir iki cümlelik satırlar ve bunlara uygun çizimler yapmıştım. İnsanların ilgisini çekti. Sonra ben o tavrımı devam ettirdim. Önce yazısını yazıyorum, sonra ilgili bir deseni çiziyorum. “Kedi’’, “Ausschwitz”, “Aranan Kan Bulunmuştur’’, “Beni Öldürmeye Geliyorlar’’ gibi seriler yaptım. Onun dışında, piyasaya çıkarmıyorum ama sürekli olarak yazı yazma denemeleri yapıyorum. Çok değişik yazı denemelerim var. Yani torba dolu.

Bir döneme kadar Türkiye’deydin. Yıllardan beridir de Avusturya’dasın. İki ülkedeki insanların resime ilgisini karşılaştırabilir misin? Arada ne tür farklılıklar va?

Tabii çok büyük farklılıklar var. Benim zamanımda İstanbul’da çok az galeri bulunurdu, şimdi her sokakta beş tane galeriye rastlarsın. Yani büyük bir gelişme. Türkiye genelini tam olarak bilmiyorum ama şöyle bir çiğlik de var orada: Bana göre, görsel sanatlar pişmemiş bir konumda. Yani bir arka planı, bir hikayesi, bir tarzı yok. Avusturya’da ise sanat bir kurum. Bu kurumun, yüzyıllara dayanan bir deneyimi var. Deneyim kurumsallaştırıp sağlam bir yapı üzerinde duruyor. Oldukca dolgun. Onun için Avusturya sanatının içinde benim kendime bir yer açabilmem çok çok zor. Çünkü her yer işgal edilmiş. Türkiye’de, özellikle de sanatta genç olan bölgelerde, ilişkilerin durumuna göre bir yere gelebilmek daha rahat. Fakat Türkiye’nin de kendine ait klasik sorunları var. Stabil bir ülke, güvenli bir yer değil. Bu, Türkiye’nin kendi iç politik sorunu. Sanat, bu politik sorunlara çare olamaz. Yüksek bir aşamaya geçmiş olmasına rağmen sanatın olayları yönlendirebilme şansı çok fazla değil. Bazı önermeler sunabilir ama bunları gerçekleştirmesi çok zor. Tiyatro sanatını öldürdüler. Heykel sanatını yaşatmıyorlar. Türkiye’de heykel yapmak idam fermanını cebinde taşımak gibi bir şey. Bale yapamazsın, bacakların görünür. Daha geçen gün etekler açık diye bir sürü heykeli kaldırmışlar. Yani taştan, plastikten tahrik olan bir toplumda heykel yapmanın mümkünatı yok. Heykel, görsel sanatların en önemli iskeletlerinden bir tanesi, bel kemiğidir. Heykel sanatının olmadığı yerde, resim sanatı da olmaz. Figürün olmadığı yerde resim sanatı da olmaz. Türkiye çok sorunlu bir yer ve sanattan önce çok daha büyük problemler var.

Bugüne kadarki projelerin içinde, en önemsediklerin hangileri?

Yaptıklarıma bakarken, “bu çok iyi resmim” ya da “bu çok kötü resmim” de diyemem. Projelere gelince, bana göre sınırlarla ilgili projem önemli bir olay. Sınırlara karşı çıkmak düşüncesi 90’lı yılların ortasında başladı. Gerçekleştirme süreci ise, 90’lı yılların sonu ile 2000’li yılların ortasına denk düştü. Sınırların kaldırılmasıyla ilgili ilk hareketimi, 2001’de başlattım. Avusturya-Macaristan sınırında, tarlaların ortasına kocaman bir kapı inşa ettim. Bir sürü zincirle sağlamlaştırıp kilitledim. Ama çevresi açık, herkes gelip geçebilir. Yani sınırlar bu kadar gereksiz bir şey. Bunun devamını, Kıbrıs’ta, Rum ve Türk kesimi arasında yapmaya çalıştım. BM ile yazıştık. Avusturya Cumhurbaşkanı bunun için bir mektup yazdı. Mektubu, Kıbrıs’taki Avusturya Konsolosluğu’na verdim. Bana yardımcı olmaya çalıştılar ama, bir sürü yazışmaya ve araya bakanların, başbakanların, elçilerin girmesine rağmen projeyi gerçekleştiremedim. Bir proje için bazen üç-beş yıl çalışıyorsun, buna rağmen yine de olmayabiliyor. Ama ben umudumu yitirmiş değilim. Öyle bir şeyi tekrar deneyeceğim. Avusturya-Macaristan sınırına diktiğim kapıyı, problemli ve yapay sınırların olduğu bölgelere, sınırların gereksiz olduğunu göstermek için tekrar inşa edeceğim. İsrail-Filistin sınırı için böyle bir projem var örneğin. Gerçekleştirmek istediklerim bunlar.

Yanı sıra, “kimlikler”le ilgili işlerimi çok seviyorum. Venedik Bianeli’nde bir kimlik makinası yaptım, herkese yabancı kimlik çıkardım. Venedik’in bambaşka bir haritasını yaptım. Venedik sokaklarının bütün isimlerini değiştirdim; Arapca, Fransızca, Almanca isimler verdim. Öyle haritalar yapıp dağıttım. Sonra, “Üç Kardeş” adıyla bir kimlik sergisi yaptım. Benim, ağabeyimin ve kardeşimin kimliklerini sergiledim. Kardeşim Franfurt’ta yaşıyor Almanya vatandaşı, ben Avusturya’da yaşıyorum ve Avusturya vatandaşıyım, ağabeyim İstanbul’da yaşıyor Türkiye vatandaşı. Biz üç kardeşiz, üç ayrı vatandaşlığımız var. Üç değişik pasaportumuz var. Üç kardeş, ama başka başka kimlikler! Oysa ne ben Avusturyalı, ne kardeşim Alman, ne de ağabeyim Türk. Buna rağmen bize kimlik kağıtları veriyorlar. İşte bunların gereksizliğini göstermek için kimlikle ilgili birçok proje yaptım. Yine, dille ilgili çok ilginç çalışmalar yaptım.

Son soru: Gelecekte göreceğimiz, tanışacağımız projelerinden örnekler verebilir misin?

Birkaç seneden beridir, “Hayal ve Gerçek” adlı yeni bir proje üzerinde çalışıyorum. Batılı ressamların Orta Doğu’ya ya da bizim bölgeye bakışlarının ürünü bir sürü şablon, bir sürü kilişe resim var. Kervanlar gidiyor, haremde nargile içen güzel kadınlar, yere çıplak yatanlar, köle pazarları. Batılıların ağızlarının suyunu akıtacak komposizyonlar! Ben bütün bu komposizyonları alıyorum, kendi değirmenimde öğütüp, yeni başka ürünler olarak dışarı çıkartıyorum. “Hayal ve Gerçek” serisi böyle bir iş. Bu çerçevedeki işlerimin bazılarını sergiledim. Ama tamamını henüz sergilemedim. Bu, kapsamlı bir sergi planı. Gelecekte yapacağım önemli projelerden bir tanesi. Öte yandan, Viyana’yla ilgili bir çalışmam var. Bunlardan bazılarını, tepkileri ölçmek için sosyal medyada sergiliyorum. “Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’’ gibi.

18-12-2018

Vielleicht gefällt dir auch