Şair Ahmet Özer | Sanat, insandan bir ömür ister

Bugüne kadar, 39 kitabı yayımlanan; 40. kitabını yayıma hazırlayan bir yazar, bir şairdir Ahmet Özer. Çok sayıda sanat ve edebiyat dergisinde yöneticilik, değişik gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Yüzlerce dosyanın editörlüğünü üstlendi. Şiirleri İtalyanca, Rumence gibi dillere çevrildi.

İstanbulYazar-şair Ahmet Özer, 1946’da Trabzon-Maçka’da doğdu. Trabzon Lisesi’ni, Fatih Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü bitirdi. Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans eğitimi gördü. Değişik öğretim kurumlarında 29 yıl Türk dili öğretmenliği yaptı. 1996’dan 2015’e değin Bilkent Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. Özer’in ilk şiiri, 1966’da yayımlandı. Bugüne kadar, 39 kitabının yanı sıra birçok ortak kitapta da yazılarına yer verildi, yüzlerce dosyanın editörlüğünü yaptı. Bu eserlerin arasında yer alan şiir kitapları;Ayrı Beraberlikler, Günle Dokunan, Gecenin Kanayan Yerinden, Kerem Yayınları, Söyle Yüzüm Tanığımsın, Aşklar Yedeğinde Ömrümüzün, Aşkın Taçyaprağı, Sözümüz Vardı, Bir Şehrin Boynundayız, Kardeş Yağmurlar, Suları Çekilen Nehir adını taşır. Çok sayıda sanat ve edebiyat dergisinde sanat yönetmenliği, değişik gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Araştırma-inceleme, deneme, tanıtım, söyleşi türlerinde yayımlanmış pek çok yazısı bulunuyor. Yurdun pek çok yerinde düzenlenen sempozyumlarda, açıkoturum ve panellerde konuşmacı oldu. Yurt dışında düzenlenen kimi edebiyat etkinliklerine katıldı. Yüzlerce radyo programında, pek çok TV etkinliğinde yer aldı. Kıyı’nın kurucusu Ahmet Selim Teymur anısına senaryosunu yazdığı yayımlanmış bir belgeseli bulunuyor. Şiirleri, Necdet Adabağ’ın İtalyanca yayıma hazırladığı ‘Antologia della poesia turca contemporanea’da, Nevzat Yusuf Sarıgöl-Nermin Yusuf’un Rumence çevirisiyle Romanya’da çıkan ‘Poezie turcă modernăda’, Gino Leineweber’in yayıma hazırladığı ‘Leaves of Autumn’ (İnternational Poetry) adlı antolojide yer aldı. 50. sanat yılı Ankara, Antalya, İzmir ve Karaburun’da değişik etkinliklerle kutlanan Ahmet Özer’in yaşamı, şair Çiğdem Sezer’in kaleminden Akan Söz Çınlayan Zaman adıyla kitap olarak yayımlandı.

“İstanbul’a her gittiğimde göz izimi bıraktığım Haydarpaşa Garı’yla, 60’lı 70’li yıllarımla içten içe söyleşmek bana ne çok şiir yazdırmıştır.” Bu sözü sizden okumuştum. Açıkçası, beni biraz hüzünlendirmişti, “göz izi bıraktığımız” yerler adına. Bu sözü biraz açalım mı, hem göz izi olarak hem de şiir yazdıran mekânlar olarak.

Ahmet Özer: Şiirin temelinde, şairinin biriktirdiği nice görüntü vardır. Şair bunu kimilerinin göremediği farklı bir algı gücüyle kurar. Buna üçüncü gözle varılan menzil de denilebilir. Hem anıları havalandıran hem mimarî anlamda insanı şaşırtan görüntülerdir onlar. Belirttiğiniz mekânın, bana her ikisini kazandırdığını söyleyebilirim. 1970-71’de, Tuzla Piyade Okulu’nda yedek subay öğrenciydim. Hafta sonları izinli çıktığımızda, tren Tuzla’dan yüzlerce yedek subay öğrenciyi alır, bir saat sonra Haydarpaşa’ya ulaştırırdı. Garın merdivenlerinden inerken, Nâzım’ın “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın giriş bölümünü birlikte yürüdüğüm arkadaşlarıma seslendirirdim:

Haydarpaşa garında
1941 baharında
saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
yorgunluk ve telâş
Bir adam
merdivenlerde duruyor
bir şeyler düşünerek.
Zayıf.
Korkak…

O zamanlar İstanbul’un birinci, ikinci, üçüncü köprüsü de yoktu. Vapurla geçerdik Boğaz’ın öte yakasına. Haydarpaşa’nın savaşlar, sürgünler, ölümler, göçler, ayrılıklar gördüğü kadar; mutluluklar, buluşmalar, sevdalar, sevinçler de gördüğü kesin. İşte, yaşamın iki farklı gerçeği bu mekânda beni içten içe düşündürmüştür. Bunda o güzelim yapının özgün mimarisini de göz ardı etmemek gerek. 1964 yapımı (İstanbul’u ilk kez gördüğüm yıl) “Gurbet Kuşları” filmini de (yapıt: Orhan Kemal, yönetmen Halit Refiğ) bu mekânda bir afiş olarak düşünmek bu “göz izi”ni nasıl da anlamlı kılmıştır!

Tolstoy’un bir sözü var: “İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için uyandırmak gerekir.” Bu sözü içinde bulunduğumuz toplum, yaşam ve edebiyat için kullanırsak ne söylersiniz bize?

Konuya salt edebiyat açısından değil, genel anlamda edebiyatı da içeren ‘sanat’ perspektifinden bakmakta yarar var. Yedi dalda biçimlenen sanatın bir işlevinin olması düşüncesiyle bu alana girdik yarım yüzyıl önce. Bedensel ameliyatı fiziksel, ruhsal ameliyatı düşünsel açıdan ele aldığımızda karşılaşacağımız gerçek, ikisinin de insanı, genel anlamda toplumu iyileştirmeye yönelik bir eylem olduğudur. Dünün sanatçısı, öncelikle yaptığının sanat olup olmadığı konusunda yeterli bilinç ve donanıma sahipti. Daha sonra, birikimini toplumsal yapıda bir kaldıraç olmaya yönlendirmesi söz konusuydu. Özetle sanatçının bilinçli bir insan olma tavrı önemli. Günümüzde bu, ne denli gerçekleşebiliyor? Sanatçının topluma yapıtıyla vermek istediği ileti, yeterli dinamizmi taşıyabiliyorsa işlevini yerine getiriyor demektir. Nâzım’ın, Hasan Hüseyin’in, Gülten Akın’ın, Neruda’nın, Lorca’nın, Attila Jozsef’in şiiri, Sabahattin Ali’nin, Orhan Kemal’in, Gorki’nin roman ve öyküleri ruhen ameliyatın şifa kaynağıdır. Bunlar bireyden topluma uzanan yolun birer kilometre taşıdır. Yaşamı anlamlı kılmak, insana ve insanlığa düşman onca pürüzü ortadan kaldırmanın ufku, bu anlayışla açılır diye düşünüyorum.

Köy Enstitülü eğitimcilerin öğrencisi olmakla çok şanslısınız. Aynı zamanda, Köy Enstitülü yazar ve şairlerle çok yaşanmışlıklarınız, paylaşımlarınız var. Biraz o dönemi anlatır mısınız bize?

Köy enstitüleri, ülkemizin eğitim tarihinde bize özgü bir uygulamadır. Eğitim alanında oluşturulan uygulamalar yazın alanında da önemli aşamalar kaydetmiştir. Bu birimlerden yetişen onca öğretmen birer edebiyatçı olarak da yolumuzu aydınlatmıştır. Köy enstitülerinden mezun Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Osman Bolulu, Ali Dündar, Ali Yüce, Şevket Yücel, Nadir Gezer, Recep Bulut,  Feyzullah Ertuğrul, Pakize Türkoğlu, Emin Özdemir vb. değerlerimizle çoğu zaman birlikte olmanın erdemini yaşarım. Tümünün imzalı kitapları vardır bende. Hepsinin üzerimde emeği olduğunu söyleyebilirim. Oralarda yönetici olanlarla da tanışmış, kendilerini dinlemişimdir. (Nazif Evren, Rauf İnan, Osman Yalçın vb.) Bu özgün kurumu yok edenler, Türkiye’nin bağrına hançer sokmuşlardır. İşlenen toplumsal cinayettir. Bugün varılan olumsuz ortamın temelleri o günlerde atılmıştır. Kanama hâlâ sürmektedir. Toplumun iyi eğitilmiş bireyi yerine bugün köle yetiştirmekle meşgulüz. Bu mesleğe ömrünü veren biri olanak şunu söyleyebilirim: Günümüzde eğitim adına yapılanın eğitimle hiçbir ilgisi yoktur. İlgililerin istediği de budur.

Yazar-şair Ahmet Özer.

Şair Ahmet Özer deyince “Kıyı” edebiyat dergisini anmadan geçmek olmaz. Kendi şiirleriniz ve metinlerinizin dışında yıllarca edebiyatın gönüllü işçiliğini yaptınız “Kıyı” ile. Edebiyat, gönüllülük ve dergi üzerine neler söylersiniz?

Kıyı’ konusunda yazılar yazdık, söyleşiler yaptık, konferanslar verdik. Çok şey anlattık. Bizi, bizim dışımızdakiler değerlendirse daha iyi olur. Dergiyi arkadaşlarımla yönetirken orada pek çok ürünümüze de yer verdik. Ancak düzeyi asla düşürmedik. Kıyı tarihinde ( 1961-2017) yayımlanan tüm sayıları 310’da düğümledik. Dergi Trabzon’da çıkmasına karşın ülkenin sanat nabzını tutmasını biliyordu. Bizim ona verdiğimiz kadar o da bize nice birikimler kattı. Çok anlamlı bir yazın coğrafyası oluşturduk. Çoğu dergide yer verilmeyen kişilere ve o kişilerin emeğine sahip çıktık. Kendi coğrafyasının değerlerini kamuya en ince ayrıntıyla tanıttı Kıyı. Sonrasında ülke coğrafyasına uzandı. Kişilerin yanında elmanın, çayın, fındığın, hamsinin halkbilimdeki yerini irdeledi. Ölen değerlerimize sahip çıkıldığı kadar, yaşayanlara da el verdi. Özellikle köy enstitüleri olgusuna en fazla yer verenlerden biri oldu Kıyı. Yazar-şair Neriman Hikmet’i, Resimli Ay dergisini, 40 Kuşağı’nın devrimci şairlerini sayfalarına taşıdı. DTCF ile Trabzon Lisesi’nin mimarı ünlü Alman Bruno Taut’un yaşamını ve yapıtlarını da Kıyı’da bulmak olasıdır. Uzun yıllar dergilerde yazan bir kişi olarak şunu belirteyim, günümüzde dergicilik gittikçe zorlaşıyor. Okur, yönetmenin işine karışıyor. Dergici bir tavırdan yoksunsa okuruna anlatacağı bir şey kalmıyor. Derginin bir işlevi olmalı. Her sayıda okuru şaşırtan konular bulmalı. Bilinenler yinelenmemeli, özgün konular dergiye taşınmalı. Sıradan, ilkel, basit polemiklere asla yer vermemeli. Kıyı yazın tarihimizde özgün bir yere sahip. Orada adımla yayımlanan ürünler yanında takma adlarla da yazılar yazmışımdır. Edebiyatı, sanatı bir aşk bilip o alana gönül verirseniz yorulmazsınız, üretken olursunuz.

Edebiyat, yoran ama içten içe de gizil bir çekim gücü de olan, karşı koyamadığımız bir alan belki. Siz de böyle mi düşünüyorsunuz?

Sanatın tüm dallarındaki gizil güçtür ona nice kişiyi bağımlı kılan. Bizler de 60’lı yıllardan bu yana bu alanın ateşine kömür atmakla yükümlüyüz. Sanat, insandan bir ömür istiyor.  Bu zor, çileli, sıkıntılı alana yaşamını adayanlar ayakta kalıyor. Sanatın bir başka gerçeği sürekliliktir. Bu uzun koşuyu göze almak gerekiyor. Sanat, gelgeç heveslilere prim vermiyor; bilgi istiyor, kültür istiyor, özveri istiyor. Şan şöhret elde etmek isteyenlere bu alanda ekmek yok. Tez zamanda hayat sizi dışlıyor. Kişi makyajını yüzüne değil beynine, bilincine yapmalı. Bu bütün dünya edebiyatı için söz konusudur. Bize özel şunu söylemek isterim. Ülkemizin toplumcu gerçekçi edebiyatçısına güzel bir gün gösterilmedi. Yaşamları hep acıyla doludur. Onlar bırakın ülkeyi, dünyanın mutluluğu için her türlü sıkıntıyı göğüsleyerek üretimde bulundular. Dünya edebiyatçısı ise çoğu zaman ülkesinde ilgi gördü, dışlanmadı, telif hakları korundu, yapıtları gelecek kuşaklara sunuldu. Bir de varın Nâzım’ın yıllarca hem kendinin hem de yapıtlarının kilit altında olduğunu düşünün.

Yazar-şair Ramazan Teknikel, “Ahmet Özer’in yeni çıkan şiir kitabı Suları Çekilen Nehir’i okuyorum, yarım asırdır Türk şiirini esir alan ve de baştacı edilen İkinci Yeni Şiiri’ne hiç mi hiç yüz vermeyen 70 Kuşağı’nın toplumcu-gerçekçi, dirençli, yalın (ama yalınkat değil) şiiri yeniden canlandı belleğimde”, diye yazmıştı. Çok da ses getirdi, Suları Çekilen Nehir. Neler söylersiniz?

Kendi kitabımla ilgili değerlendirmeyi okurlara bırakmak en iyisi. Teknikel’e burada teşekkür ederim. Kısaca söyleyeceğim şu: Yeni kitabım 7 yılda yazdığım şiirlerimden oluşuyor. Bu, şiir alanında 10. kitabım. Şu anda 40. kitabımın düzeltileriyle iç içeyim. Bunca yıldır yazarak, dersler vererek yazmayı öğrendim diyebilirim. Şiirimiz dünden bugüne fırtınalı denizde yol alan bir kayık gibi sürekli yer ve yön değiştirdi. Bizim, şiirden anladığımız onun yaşamla iç içe bir yapı taşımasıdır. Okurun bilincine bir duyarlık, bir güzel görüntü, bir yaşam sevinci katabilmesidir. Bu yetmez, toplumsal sorunları, estetiğin ve imgenin söylem gücünden yararlanarak, özgün bir mimariyi gözeterek toplumu ve doğayı dışlamadan bireyi göz ardı etmeden üretmek gerekiyor. Her şairin şiir tarihinden aldığı, alacağı dersler vardır. Önemli olan kendine özgü olanı kurabilmek, birilerine benzememektir. Benim şiirimde bir tanıklık söz konusu. Tanığın da doğruyu söylemesi önemli değil mi? Yaşadığımız 50-60 yılın insan ve toplum coğrafyasından, toplumsal tarihinden edindiklerimizi şiirden ödün vermeden anlatabilmişsek ne mutlu bize. Şiirin kurulma ortamı, savaş alanı gibidir. Biri düştüğünde düşenin bayrağını sağ kalanın almasıdır doğal olan. Ancak o bayrağın onurunu taşıyarak bu alanda kendinden öncekine sahip çıkmayı unutmamak gerekiyor. Ulusal ve evrensel moral eksikliği en çok şiiri vuruyor. Şiiri günlük dilden kurtarıp yerli yerine oturtmakla yükümlüdür şair adayı. Bunu gerçekleştiremiyorsa o zaman iyi bir okur olmanın yollarını aramalı. Çünkü bu alan hepimizin hayat damarlarından biridir.

28-12-2018

……………………………………………
ayseesimsek@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch