Şair Soysal Ekinci | Herkes ilmiğini yanında taşır, ama çok azı dolar boynuna

Şair Soysal Ekinci, bir 6 Eylül günü ayrılmıştı aramızdan. Albert Camus der ya, “Yaşama nedeni, aynı zamanda iyi bir ölüm nedenidir”.

ViyanaSoysal Ekinci diye birinin varlığından, 1985’te, önce sadece sesini duyarak haberdar oldum. İstanbul’daki Metris E Tipi Askeri Ceza ve Tutukevi’nde havalandırma avlusuna yayılan ezgiler, altlı-üstlü koğuşlar arasında yapılan pencere sohbetleri üzerinden! Ben Mart 1981, Soysal ise Aralık 1983’ten beri oradaydı! Onca “koğuş harmanlama”ya rağmen, hiç aynı koğuşa düşmemiştik. Derken, 1985’in ikinci yarısında aynı havalandırma avlusuna bakan iki farklı koğuşa konduk. Hapishanenin son, “Metris jargonu”yla “Sibirya” avlularına bakan koğuşlara! Ben en üst, Soysal ise orta kattaydı. Metris’te, aynı avluya bakan koğuşlara “konser” verme geleneği oluşmuştu. Ben bir dönem o konserlere plastik sandalye ayağından yapılmış bir kavalla çok katıldıydım. Şarkı, türkü söyleyenler farklı bir yakınlık içindeydik.

1984’ten beridir Metris’te gidişat çok kötüydü. Yeni bir açlık grevinden anlaşmasız çıkmıştık. Tüm haklar alınmıştı elimizden. Her şeyin kaderi “tek tip elbise” giymeye bağlanmıştı. İşte böyle bir dönemde farklı bir ses yükselmişti “Sibirya”da. Güçlü, dokunaklı bir ses! Sanki tanıdık da! Tanıdık gelişi, Soysal ’ın sık sık Zülfü Livaneli’nin ezgilerini söylemesindendi. Önceleri, Livaneli’yi dinler gibi dinlediydim. Sonra sonra aslında farklı bir sada ve ses rengiyle karşı karşıya olduğumu anladım. Kaldığım koğuşta, Sivaslı bir dava arkadaşı vardı. Soysal’la ilgili ilk kısa bilgileri o verdiydi. Pencereden pencereye tanıştık, sohbet eder olduk. Hapisanedeki o ilk tanışma bununla sınırlı kaldı. Metris tam da “yasaklar deryası” haline getirilmişken, ben on beş kadar dava arkadaşımla 1985 sonbaharı ortalarında tahliye edildim.

Bir yayınevinde yeniden buluşmak

Soysal, 1989’da tahliye edilmişti. Ben iki yıllık gazeteciydim artık. Unutmuştum onu. Ben de onun “bulunacaklar” hesabında yoktum. Tesadüfen karşılaşsak bir yerde tanımazdık birbirimizi. Ama bazı tesadüfler vardı ki işi tesadüfe bırakmıyordu! Merkez bürosu İstanbul-Cağaloğlu’ndaki Talas Han’ın en üst katında bulunan haftalık haber ve yorum dergisi 2000’ne Doğru gazetecilikteki ilk durağımdı. Bir alt katta ise Belge Yayınları vardı. İlk romanımı, önce bu yayınevinin sahipleri Ragıp ve Ayşe Nur Zarakolu’na takdim etmiştim. İlk dosyamı, yeni başlatıları “Yeni Sesler” dizisinin ilk romanı olarak Ağustos 1987’de yayınlamışlardı. Artık yazarları arasına girdiğim ve çalıştığım derginin hemen alt katında bulunan bu yayınevine sık sık uğrar oldum.

1989’daki uğrayışlarımdan birinde, yayınevinin giriş bölümünde harala gürele tashih yaparken görmeye alışık olduğum Melike’nin yanında, daha önce görmediğim genç, sakallı bir erkekle karşılaştım. Biri orijinal metni okuyor, öteki dizileni takip ediyordu. Melike’yle selamlaşıp tokalaştık, yanındakine de selam verdim. O gün Melike (Keleş) mi bizi tanıştırdı? Ragıp ve Ayşe Nur Zarakolu’nun odasına geçtim de bir ara onlar mı o yeni elemanlarını takdim etti? Tam olarak hatırlamıyorum. Ama Soysal’la yeniden –ama bu kez gerçek anlamda- tanışmış oldum. “O ses”, artık ete-kemiğe bürünmüştü. Bir şiir kitabının yayınlanacağı bilgisini de aldım o gün. Ki ilk şiir kitabı “Biri Yitik İki Ülke” o yıl içinde yayımlandı da.

Şiirli, şarkılı muhabbetler dönemi

Hemen sıkı iki arkadaş olmadık. Ben, 12 Eylül karanlığına ışık tutacak haber, görüşme, araştırma, röportajlar peşinde şehir şehir koşturan bir muhabirdim. En çok da Soysal’ın ilk şiir kitabındaki “Yitik Ülke”nin kentlerine dadanmıştım. Diyarbakır, Mardin, Batman, Şırnak, Eruh, Siirt, Elazığ, Nusaybin, Kızıltepe… O hengamede, Soysal’la yakınlaşmamızı sağlayan, şair Haydar Oğur oldu. Zira, Haydar’la Soysal’ın Metris’teki tanışmaları, kelimenin gerçek anlamında bir tanışmaydı. Haydar, aylık dergi Yeni Demokrasi’de kitap tanıtımları yapmaya başlamıştı. İlk romanımla ilgili de bir değerlendirme yazmıştı. Çalıştığım dergiye sık sık uğrayan Haydar, sıklaşan görüşmelerimize bir zaman sonra Soysal’ı da dahil etti. Böylece, Cağaloğlu’nda çeşitkenar bir basın üçgeninde buluştuk üçümüz.

Ben, Tuzla’daki aile evinde babaannemle kalıyordum. Soysal, annesiyle yaşıyordu. Haydar da Anadolu Yakası’ndaydı. Daha çok bizde buluşur, kendimizce çilingir sofraları kurardık. Şiir de okur, ama ziyadesiyle türkü, şarkı, deyiş çalıp söylerdik. Küçük, eski bir bağlamam vardı, onunla idare ediyorduk. Soysal, aman vermeyen bir bel ağrısından muzdaripti. Sık sık halıya uzanır öyle eşlik ederdi muhabbete. Muhabetlerimizin birini de Soysal’ın anne evinde yapmıştık. Nerede buluşmuşsak, orada yatar, sabah kahvaltımızı yapar, öyle dağılırdık. Genellikle hafta sonu gerçekleşen bu muhabbetlere çok sayıda başka arkadaşımız da eşlik etmiştir. Cem Ergün, Hasan Aktürk, Mahmut Ağyüzlü, sanırım Ertan İldan…

Soysal’ın her defasında mutlaka söylediği parçalardan biri “Ekin idim oldum harman” idi. Bir de şenlendirici, hareketli bir halk ezgisi vardı, memleketi Kars dolaylarından sanırım: “Kırmızı ayran içtim.” İlk duyduğumda, “kırmızı ayran” ilginç bir imge olarak kazındı beynime. Herhangi bir şiirime kondurabilmiş değilim hâlâ. O muhabbetlerden birini kaydetmişim. Kaset arşivimde. Önce sesiyle tanışmıştım Soysal’ı, bende saklı kalan en özgün hali, yine sesi oldu.

“Sözcükleri kirletmeyen bir şair”

Soysal, hapishaneden çıktığı 1989 ila yaşama veda ettiği 1993 yılları arasında, üç şiir kitabına imza attı. 1989’da yayımlanan “Biri Yitik İki Ülke”de, 1990’da “Çağrı” ve 1991’de “Yıkıntılar Altında”. En önemli özelliği, bağırıp çağırmadan yapıyordu şiir işçiliğini. Söyleşilere, imza günlerine katılmama tavrı vardı. Kimi çevreler, onun kuşağındaki şairler için yeni bir kategori icat etmişti: “Hapishane şairleri!” Aynı çevreler, bu insanların dışarı çıkınca yazamadıklarını da ileri sürmüştü. Oysa Soysal, -daha hapishanedeyken şiirleri kimi dergilerde yayınlandı ama- asıl dışarı çıkınca yazmaya başladı. Ki, ikinci kitabı “Çağrı”da yeniden başlamanın heyecanı, coşkusu ve hatta biraz da aceleciği göze çarpar. Doğan Durgun, onun için “sözcükleri kirletmeyen bir şair”, demişti. Yeni dönemin Türkçe şiirinde, “Kürdistan” gibi tanımlamaların imgelerindeki yasağnını deldiği için, bu kitabı toplatılmış, hakkında dava açılmıştı.

“Çağrı”nın son şiirlerinde, bireysel acısını, sıkıntısını giderek artan bir düzeyde okuruz. Umut, umutsuzluğun gölgesi altında kalmışken, “ölüm” de bir imge olarak gelip pencerenin kenarına konmuştur. “Hapisten sonraki dışarı”yı, yaşanılır bulmaktan sürekli uzaklaşmaktadır Soysal. Alan Yayınları arasında yer alan “Yıkıntılar Altında” kitabında, “insan içinliğini yitirmiş bir dünya”dır betimlenen. Yeni bir toplum düşüyle yola çıkan bir kuşağın aldığı yenilgi, kolay kolay sineye çekilmez bu şiirlerde. O sineye çekememe, aşktaki yenilgiyle birleştiğinde, Soysal’ın kendisi “özüne kıyıcı” bir noktaya geliverecekti. “Hiç yaşadınız mı ölümü eşikleyip eşikleyip geri dönmenin sevincini”, diye yazacaktı bir şiirinde.

İntihar kapıda

Âşık oldu. Bir hayat arkadaşı vardı artık. Düzenli iş bulamıyor, çalıştığı işlerde hem az para alıyor hem ödeme sıkıntılarıyla yüz yüze kalıyordu ve asker kaçağıydı aynı zamanda. 1990’da yayımlanan ikinci şiir kitabı “Çağrı” toplatılmıştı. İki sebepten dolayı aranıyordu. Bütün bunlara, “aşka yaslanarak tutunmak” mümkün olabilirdi. O da biz de buna inanıyor, bunu umuyorduk. Üsküdar’ın doruklarından birine kurulu o yeni mekânına bizi de davet etti.

Ne var ki gün gelecek, aşk da sarpa saracaktı. Sevdiği kadının kapısında kendini bıçaklayarak, dönüşü olmayan bir yola girdiğine dair sarsıcı bir ilk sinyal verdi. Sarsıldık, ama bir anlık bir “delilik”e saydık. Kızdık, kınadık. Bunun, bir hayli tehlikeli bir blöf olduğunu düşünenlerimiz oldu. Hep gözümüzün önünde olması mümkün değildi elbette. Hayatlarımızın gündelik temposu, karmaşası her birimizi bir şekilde savurup duruyordu. Yine de onunla her karşılaşma, “dönüşü olmayan o yola girdiği”nin emareleriyle doluydu. Mesela, çok az konuşuyordu artık. 1991’de ise “susma kararı” aldı. Kendi üzerine kapanarak uzaklaşmaktaydı hepimizden.

1993’te yazar, şair arkadaşım Mecit Ünal, Beyoğlu’nda tarihi bir binanın bodrum dairesini tutmuştu. Aynı binanın giriş dairesinde şair Mehmet Çetin, birinci kat dairesinde ise gazeteci Hacer Yıldırım-Foggo oturuyordu. Uzun bir aradan sonra, Soysal’la görüşmem Mecit’in bodrum dairesinde gerçekleşti. Üçüncü romanım “Kızılötesi Rengini İsteyen Kız”ın son çıkışlarını verdim. İlk sayfadan okumaya başladı. Göğün kızıllığının “kan pıhtısı”na benzetildiği bir cümleye takıldı. İtiraz etti bu cümleye. Mart 1994’te basılan o romanıma baktım, çıkarmışım o cümleyi. Bu, anımsadığım sondan ikinci karedir.

Aynı yılın yaz sonu, Mecit, aynı binanın o bodrum dairesinden birinci kata taşındı. Soysal, bodrum daireyi kendisine bırakmasını istemiş, öyle de olmuştu. Mecit’le, birinci kattaki dairenin kapı ve pencerelerini boyuyorduk birkaç gündür. 3 Eylül 1993 Cuma günü, ikindi vakti Soysal çıkageldi. Hem boyamaya devam ediyor, hem onunla sohbet etmeye çalışıyorduk. Fakat ağzından kelime almak dünyanın en zor işi olmuştu. “Yapıp ettiğiniz, söylediğiniz her şey boş”, diyen bir havadaydı. Saatler geçti, en ufak bir değişme yoktu Soysal’da. İşi bıraktık. Mecit de ben de Tuzla’ya gideceğiz; o, anne-baba, ben babaanne evine.

Kaygılanmıştık, kendine zarar vermesinden korkmuştuk. Mecit de ben de birimizle gelmesi için dil dökmeye başladık. Bir türlü ikna edemedik. Aziz Nesin’in yönetiminde günlük çıkan Aydınlık gazetesinde çalışıyorduk Mecit’le. 6 Eylül 1993 Pazartesi günü Tuzla’dan döndük, fakat direk işe gittik. Akşama doğru Beyoğlu’daki o eve geldik. İlk işimiz, Soysal’ın yerleştiği o bodrum dairesine inmek oldu. Kapıyı defalarca çaldık, içerden ses seda yok. O sıralar düzenli çalıştığı bir işi yoktu Soysal’ın, buldukça evde dizgi yapardı.

Ayrıntısını anımsamıyorum ama bir şekilde kapıyı açtık. Önce Mecit girip göz attı içeriye. Yıkılmış olarak geri döndü. O an acı içinde mırıldandıklarını anımsamıyorum. Nutkumuz tutulmuş gibi, bir kere de birlikte girdik içeri. Arka avluya bakan pencereye yakın bir kalorifer borusundan, yüzünü kazağıyla örtmüş olarak sallandırmıştı kendini. Bıraktığı kısacık notta şunlar yazılıydı:

“Bir insan uğruna bin insanı acılara boğduğum için beni bağışlayın. Ardımdan ağlamayın.”

Gerçek şu ki herkes ilmiğini yanında taşır, ama çok azı bulur boynunu. Albert Camus der ya, “Yaşama nedeni, aynı zamanda iyi bir ölüm nedenidir”.

Şair Soysal Ekinci‘ye özlem, anısına saygıyla!

……………………………………………………………………………………
Soysal Ekinci’yle ilgili diğer yazılar ve bilgiler için bkz.:
• https://www.facebook.com/soysalekinci54/?modal=admin_todo_tour
• Mecit Ünal’ın yazısı için link: https://www.facebook.com/soysalekinci54/posts/1759702990839807?
tn=K-R

Vielleicht gefällt dir auch