HÜSEYİN A. ŞİMŞEK

Sistemle pat olmuş yazar “yoldaşlar”

Gazetecilik mesleğine profesyonel anlamda Ocak 1987’de başladım. İlk romanım da aynı yılın yaz sonunda yayınlandı. Yani bugün, hem gazeteci hem de yazar olarak 32 yılı geride bırakmak üzereyim. HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın kulaklarını çınlatarak ifade edeyim: 32 yıldır kalem çalıyorum ve hayatta kalemden başka bir şey çalmadım! Ben burada “kalem çalma” deyimini, “yazmak” anlamında kullanacağım, ama deyimin kapsama alanında çizmek de var. Böyle bir girişi, yazarlık mesleğinden bir gruba yönelik belirlemeler, analizler yapacağım için gerekli gördüm.

Hayatımın kalem çalmakla geçen 32 yılının 12 yılı Türkiye’de yaşandı. Benim ve kuşağımın kalem çalma macerası, birçok başka şeyin yanı sıra aynı zamanda “bozgunun estetize edildiği yıllar” olan 1980’lerin sonlarına doğru, esasen de hemen ertesinde başladı.

Burada sözünü ettiğim “bozgun”, çok sayıda ve çok çeşitlilikte hareket ve partilerin mevcut sistemi dönüştürme, değiştirme mücadelelerinde başarısız kalmaları, dönemsel bir yenilgiye uğramalarıdır. Türkiye’de en etkili, en kalıcı bozgunlardan sayılanlar; 68 Kuşağı’nın 12 Mart’la, 78 Kuşağı’nın ise 12 Eylül’le durdurulan, önlenen ayağa kalkışıydı. 12 Mart’la set çekme, sadece 5-6 yıl sürdü. 12 Eylül’ün, sistem karşıtı hareketlerde yarattığı yıkımın etkileri günümüze kadar geldi.

Başta, yukarıda anılanlar olmak üzere, bu tür siyasal ve sosyal bozgunlar, hem gazetecilikte hem de sanatın bütün dallarında ama ağırlıkla da edebiyatta ziyadesiyle yansımalarını buldu, bulmaya devam ediyor. Bu konuyla ilgili ilk makalem, 1993’te “Pat durumu yazarları” başlığı altında, yazarları arasında yer aldığım bir günlük gazetede yayınlanmıştı.*

Bozgunun (roman, şiir, öykü, sinema alanında) estetize edildiği o 80’li yıllardan, benim de kalem çalmaya başladığım 90’lara birçok damar kalmıştı. Çok yakından tanımaya başladığım gazetecilik ve yazarlık alanında, 90’lara girilmiş olmasına rağmen (12 Eylül askeri darbesinden 10 yıl sonra da) hâlâ “bozgun yazıcılığı”nı sürdürenler vardı. Tabii belli bir “dönüşüm” yaşayarak!

Şimdi onlara, “Sistemle pat olmuş yazar ‘yoldaşlar’ topluluğu” demek, çok daha doğru bir tanımlama gibi geliyor bana. Sisteme karşıydılar ve onlar da bir mücadele içinde olmuşlardı. Başka sistem karşıtları, bu kez yenildiklerini kabullenip rövanşa hazırlanmaktan söz ederken, onlar sistemle pat olduklarında karar kıldılar. Pata kaldıkları o satranç masasından kalkmak istemiyor ya da isteseler de kalkamıyorlardı.

“Sistemle pat olmuş yazar ‘yoldaşlar’ topluluğu” da kuşaktan kuşağa geçen bir sürekliliğe sahip. Geçmişte kalmış bir “hal” değil, bugün de var, gelecekte de olacak. Yanı sıra, Türkiye’ye özgü bir yazarlık tavrı, duruşu da sayılmamalı. Dünyanın bütün toplumlarında rastlanan bir şey. Ki zaten Türkiye’deki söz konusu “bozgun yazıcılığı”nda, ilgili çeviri kitapların oynadığı rol de bir hayli fazladır.

En çok soruyu onlar sorar, en az yanıt da onlarda

“Sistemle pat olmuş yazar ‘yoldaşlar’ topluluğu”nun ağırlıklı alıcısı (okuru), sistem tarafından ezilen, mağdur edilen kitlelerdir. Dolayısıyla, onların kalem çalması, biraz “bir koltukta iki karpuz taşıma” macerasıdır. Bir yandan, ağırlıklı alıcısı olan o ezilen, mağdur edilen kitleleri ürkütmemeli; aynı zamanda, sistemle sağlanmış konsensus (pat) gereği, çıktığı o kaynağı fazla da deşifre etmemelidir. Sistemle kardeş kardeş, barış içinde birarada yaşarken, aynı zamanda sistemin mağdur ettiklerine tercüman olmalılar!

“Sistemle pat olmuş yazar ‘yoldaşlar’ topluluğu” üyelerinin çıraklık ve ustalık dönemleri de var beklenebileceği üzere. Örneğin, 80’li yıllardaki embriyonik sürecin ürkekliği içinde kalem çalanlar, 90’larda hem kendileri hem başkaları tarafından artık “şarap omuş”, yıllanmış sayılmanın rahatlığı içine girdiler.

“Sistemle pat olmuş yazar ‘yoldaşlar’ topluluğu”nun bozgun yazıcılığı, çok farklı şekillerde ifade edilebilir elbette. Örneğin, yaşamı genellikle “bir anlık bir umarsızlık” olarak betimlerler. Yaşamak, bir şaşkınlık halinin ünlenişinden ibaret kalır onların kalem çalmalarında. Yaşanmış onca bozgun varken, nasıl umarsız olunamayabileceğini, şaşılıp kalınamayabileceğini akıl almaz bulurlar.

En önemli taktiklerinden biri, çok soru sormak ve çoğunu yanıtsız bırakmaktır. En çok soruyu onlar sorarlar. En az yanıt, onların yazdıklarında bulunur.

Yazma becerileri oluşundan bile mutsuz gibidirler. Keşke o yazma becerileri olmasaydı da, sadece susmayı yeğleyebilselerdi! Onların kalem çalmalarında birine bir el uzandığında, o biri, kendisine uzanan o ele sadece bakakalır genellikle. Çünkü, “herkesle konuşulmaz öyle her şey” kaygısı, kuşkusu ağır basar hep! Her konuşulanı da anlamazdı zaten herkes! Kalem çalarayak betimledikleri o yaşamların özneleri, açtığı anı atlayıverip kafayı sadece solacak olmasına takan üzgün birer çiçektirler!

Öylesine umarsız bir tablo koyarlar ki ortaya, yaşamda yapılacak bir şeylerin kaldığına, en başta kendilerinin inandırılmasını talep ederler. Yaşamının geride kalmış merhalelerini tersinden okumak da revaçta olan yol, yöntemlerden biridir. Çocukluk yılları dahil, her bir dönemine ait her şey yeniden betimlenerek kaleme alınır. Yazılan bu yepyeni kişisel tarihin, geçmişe duyulan özleme haklılık kazandırması beklenir. “Nerde o eski…”

Dolayısıyla, başka bir önemli özellik, hem içinde bulunulan âna, hem de geleceğe dair imgelerin çoğunun, sadece geçmiş üzerinden kurulmasıdır. Nostalji, geçmişle kurulan duygusal bağın çok ötesindedir. Yaşama bakış açısının ta kendisi, hatta kayda değer tek bakış açısıdır! Dün ile bugün arasındaki her kopukluk, başlı başına devasa bir uçurumdur. Uçurum! Önemli ve gerekli bu, çok önemli ve gerekli hem de!

Yitirmeye başladıklarımızın birçoğu, ödünç aldıklarımızdır oysa

Oysa, “Sistemle pat olmuş yazar ‘yoldaşlar’ topluluğu” üyelerine sıkıcı ve inanılmaz gelse de şu da başka ve anlamlı bir yaklaşımdır: Yitirmeye başladıklarımızın birçoğu, ödünç aldıklarımızdır.

Her yitirilene ağıt yazmamak ancak böyle bir yaklaşımla anlam kazanır! Bu, geçmişte kalan her şeyin “ödünç alınmış” sayılmasını gerektirmez elbette. Bir şekilde kalabilenlerin hepsi de istisnasız vazgeçilmez değildir. Yaşamsal birçok şey, zaman zaman her bir somut dönemin gündelik ihtiyacı olmaktan çıkabiliyordu. Gündelik olan tüketildikten sonra, yaşamsal olan tekrar açığa/öne çıkardı. Her bir somut dönemin gündelik ihtiyacında, o günü kurtarmak adına oyun, sahtelik kendine daha kolay yer bulurdu. En parlak gündelik gereksinimler bile atılması gereken birer örtüye dönüşürdü. Ancak ve ancak o örtü atıldığında, altından çıkan sahici ilişkilerin, ihtiyaçların çıldırtıcı hazzı yaşanabilir oluyordu.

“Sistemle pat olmuş yazarlar ‘yoldaşlar’ topluluğu” üyeleri, örtüyü atmaya yanaşmaz, çünkü böyle bir girişimden yana umutsuzdurlar. Gelene sevinme çabaları çok ama çok cılızdır. Sürekli, gidenle vedalaşmayı öğrenemeyişlerinin altında ezilir. Yokolmuş değil, ama varoluş halleri inanılmaz kırılgandır. Hiçbir şeyle barışık olmadıkları gibi, her şeye müthiş üzülüyorlardır. Yakınma tarzındadır bütün eleştirileri. Ki onlar, birer “dert sahibi”dirler. Sevdikleri birçok şey, yer ve kişi varken bile; “sevilecek ne kaldı”, der dururlardı.

Sistemle pat olmuş yazar “yoldaşlar”ımı anlamaya çalışıyorum sadece. “Mahkûm” etmeye çalıştığım sonucu çıkarılırsa, onlara yazık, bana haksızlık edilmiş olur.

………………………………………………………………
*Günlük Aydınlık gazetesi, 17 Ağustos 1993 günlü nüsha

huseyin.simsek@gmx.at

Vielleicht gefällt dir auch