“Sol Yayınları, herkesin sosyalizmi öğrenmesi içindi”

“İkinci Yeni”, Sol Yayınları, İlhan Erdost’un işkenceyle öldürülmesi, insan hakları kurumlarında mücadele…

Ankara – Görüşmemizin girişinde Muzaffer İlhan Erdost’la ilgili kısa bir ön tanıtım yaparken, şu üç önemli belirlemeyi de sıralamıştık: “İkinci Yeni şiirinin isim babası”, “Marksçı temel klasiklerin ilk kez Türkçeye kazandırılmasını sağlayan Sol ve Onur adlı yayınevlerinin sahibi” ve “gözaltındalarken küçük kardeş İlhan Erdost gözlerinin önünde kaba işkenceyle öldürülen gazeteci-yazar”. İşte görüşmemizin bu üçüncü bölümü, esasen bu üç nokta üzerinde yoğunlaştı.

Şiirimizi nasıl değerlendirirsiniz? Özellikle de İkinci Yeni için neler söylersiniz?

Muzaffer İlhan Erdost: Pazar Postası bir nirengi noktasıdır şiirimizde. O günden bu güne kalan İkinci Yeni, Pazar Postası demekti. Son yazdığım yazıda daha bir netleştirmiştim: “Rüzgârlı Sokak, Pazar Postası, İkinci Yeni…” Oldukça özenle yazıldı. Özenle yazılmış bir özet de denilebilir. Cemal Süreya‚yı anma günü için yazılmıştı. Şiir, şiirimiz, İkinci Yeni üzerine birkaç paragraf:

Bir devinimdir Pazar Postası. Nice ad dökülmüştür kurşuna, nice ad öpüşmüştür kâğıtla. Nice ad ilk kez burada yüzyüze gelmiştir kendisiyle. İkinci Yeni, ‘İkinci Yeni’ diye yazılmadan önce de… Cemal Süreya, ilkyaz güneşinde parıldayan çiçek inceliğinde ‚gülüş‘. Turgut Uyar, gizli geceleri bileyerek tüketeceği ‚bıçak‘. Ece Ayhan, devletten derse kaldırılan çocuğun intiharına ilk yolculuğunun ‚fayton’unda. Sezai Karakoç, ‚balkon’dan düşen çocuklara kanat, mimarını, bir onulmaz dervişin yakarışıyla kargışlamakta. Orhan Duru, çatalının sapı güney-doğuya durunca, anımsamıştı, tanrının hiçbir şeyi olmadığını, ama kendisinin bir Selma’sı olduğunu da. İlhan Berk şimdi anımsamam olanaksız, yeni bitirdiği şiiri, parkta, dolaşarak okuyor bana, belleğinden. Haberci hepsi. Yeni bir şiirin gelmekte olduğunu duyumsatıyorlar. (… )

“Kıyıcı olmamak gerekir: Nice akım oluşmuştur Cumhuriyet’te. Beş Hececiler, Cumhuriyet’in şiir beyliği. Yeni kuşak, okulda bu beyliğin sesinde sesini, sözünde sözünü aradı.

1953 sonu. Soldan Sağa: Orhan Duru, Cemal Süreya, Muzaffer Erdost, Süreyya Tahmircioğlu, Mehmet Erdost, Turan Artun (Fotoğraf: Oğuz Gemalmaz arşivi)

“Bir dalga daha geldi: Özel ve özgün. Bir yanıyla kızıl atlılarla, bir yanıyla kurtuluş bayrağıyla. Sesin dörtnala soluduğu, sözün çıvgın misali savrulduğu, şiirin her sabah kurşuna dizildiği, yüreği yüreğiyle gönlümüzde, Nâzım Hikmet. Ve şiir beylikleri: Kimi Sivas yollarında, Tokat’a doğru, kavun taşıyan kamyonların anıları arasında filizlendi. Kimi kentin loş ve nemli meyhanelerinin felsefesinde, ömrünün yarısını, çilingir sofralara bağışladı. Kimi, Anadolu’da kızamığın ve yoksulluğun yangına çevirdiği yüreğini koydu çocuklar sofrasına. Kimi çocuk ve Allahın gizeminden yol aldı, Kızılırmak’ın serdiği büyük sofrada küçülen başağı ve hak olmayan kuvveti sorgulayarak dağlarlaştı. Ve bir dağla daha geldi: İstanbul’dan. Görkemli bey ve paşa konaklarının sönmeye yüz tuttuğu, inceliğin olduğu kadar zevkin içini dışına çevirdiği İstanbul’dan. Küçümseyen alaycı bir gözle süzdü Anadolu duygusunu ve kederini. O, eski İstanbul olarak tükenirken, yeni İstanbul olarak, kendisini, biraz eniştesi sayacaktı Paris’in. Adına ‘Garip’ dendi.

“İkinci Yeni için çok sonra bir yazımda, ‘Anlamsıza kadar özgürsün, dedim. O da kendini anlamsıza yargıladı’ diye yazdım. ‘Anlamsız’ diye karalandığı için. Oysa ‘anlamsız’ anlamında anlamsızı savunmadım.

“Bugün de katılaşmış sosyalist kimliğimle, toplumsal devingenliği soluyan şiiri zaman zaman daha çok arıyorum. Ama toplumsal sorunun/sorunların içeresinde eridiği şiirin de, benim düşünce ve duygularımın, estetik algılayışımın ince damarlarını oluşturduğunu gizlemiyorum.

Bir başka deyişle, birbiri karşısına konan toplumsal ve bireyselin, İkinci Yeni yapılanmada, birinin bütünün parçaları olduğunu, ötekinin bütünün parçalarından oluştuğunu, toplumsalda bireyin ve bireyselde toplumun sorunlarının birbirleriyle özdeşleştiğini belirtmek istiyorum.

“Çünkü, toplumsal özgürleşme gerçekleşmeden birey tam olarak özgürleşemez, birey özgürleşmeden toplumsal özgürleşme tamamlanamaz.“

Gelelim, Sol Yayınları’na…

Ankara’ya geleli bir aydan fazla olmuştu. Ama Ulus gazetesinde bıraktığım işime almıyorlar. Her eve dönüşümde soruyor Barışta, işe alındın mı, diye. Çünkü işe alınınca çanta alacağım diye söz vermişim. Ulus‘un dışında da öyle… Ya kapı yok, ya da kapalı. Sol Yayınları’nı kurdum. İlk dört kitap, Kasım 1965’de yayımlandı.

Yayınların 25. yılında, 1990 kataloğunda Barışta, bana soru sormuş. Ben de yanıtlamışım. Sorular da, yanıtlar da iyi bir belge. Ben ilk soruya verdiğim yanıtı buraya almakla yetineceğim:

“İç Anadolu’dan, yarı-köylü bir kasabadan, yarı-kasabalı bir aileden geliyorum. Dede evinde varlıklı sayılırdık, baba evinde yoksul. Benim sosyalizme yönelmem yoksulluktan, yoksulluğu sona erdirmek düşüncesinden kaynaklanmaz. İlkin, düşünsel bir sistem olarak geçmişten geleceğe toplumsal varlığı kavramama olanak sağladığı için; ardından, insanlığın özgürleşmesinin, kölece boyun eğişten kurtulmasının biricik yaşam biçimi olduğunu kavradığım için, sosyalizmi seçtim.

“Ama, yayınları, bu tutkumu ve sevgimi paylaşmak için çıkarmadım. Ülkemde, herkesin özgürce okuyabilmesine, kendi özgür iradesiyle sosyalizmi öğrenmesine, kararını kendi özgür iradesiyle vermesine olanak sağlamak amacıyla yayımladım. Yayınların kendisi, yayımlanmış olması, sosyalizmin öğrenilmesinin olanağını sağlamaktan önce gelenekselleştirilmiş baskıyı geriletmesi, özgürleşmeye katkısı bakımından ayrı bir önem taşır. Bu yayınları Türkçede yayımlamak, yayımlanmasının hukuksal ve yasal olanaklarını, toplumsal ortamını kendi ölçeğimde açmak, pekiştirmek tutkusu, bana sürekli güç verdi.

“Yayıncılığın kurumsallaşmadığı ve özellikle bilimsel sosyalist yayınların kurumsallaşmasının siyasal baskıyla geciktirildiği bir dönemde kurdum Sol Yayınları’nı. Başlarken yüklendiğim, topluma karşı sorumluluk yüklendiğim bu işe, sonuna değin sahip çıktım ve bir bakıma da onunla bütünleştim.”

Görüşmemizin başlarında “İlhan” dedik ama yarım kaldı…

İlhan’ı 32 yıldır yazıyorum. 7 Kasım (1980), İlhan’ın öldürüldüğü gün. 7 Kasım’dan 7 Kasım’a yazdığım yazıları, konuşmaları bir kitapta yayımlıyorum bu yıl 7 Kasım’da. Geçen yıl, 7 Kasım’dan bu yıl 7 Kasım’a değin yazdığım yazıları topladığım kitaba “Nefes Alamıyorum” adını koydum. “Nefes alamıyorum”, İlhan’ın son sözleri. Kitaba, İlhan’ın mezarı başında yaptığım konuşmalardan bazılarını da aldım. Bu konuşmalarda vurguladığım sözlerimden bir-ikisini, okurla yeniden paylaşmak istedim:

İlhan’ın Mezarında. 7 Kasım 2005. Son satırlar:

“7 Kasım. Bir beden olarak İlhan bir battaniye arasına sığıyor. Bir ölü olarak Türkiye coğrafyasına sığmayacak. Bir beden olarak 80 santim enindeki bir parselin içinde İlhan. Bir ölü olarak tarihe sığmayacak.”

7 Kasım 2010. 30 yıl sonra, gene İlhan’ın mezarındayım. Şöyle bitirmiştim:

“Bugün iki İlhan var. Biri, burada, toprağın altında sonsuzluğu soluyor. Biri, toprağın üstünde, yeryüzünde her gün büyüyor. Şiirlerle, ezgilerle, çizgilerle, yazılarla, anlatılarla, anılarla büyüdü İlhan. O, sininde, toprağın altında, sonsuzluğu uyurken, doğruldu. İlhanlar olarak büyüdü, İlhanlar olarak çoğaldı İlhan.

“Büyüdü ve çoğaldı İlhan. 12 Eylül’ün zindanlarında, boğulan, yakılan, asılan, demire gömülenlerin karanlığından, zulme karşı, faşizme karşı, direnişin ve direncin özgür bayrağı olarak doğruldu İlhan. İnsandı, insanlık oldu. Direncin ve özgürlüğün bir simgesi de İlhan oldu.”

İnsan hakları…  İnsan hakları kaldı arada…

İnsan hakları mı? Evet, ya öyle bir şey vardı bir zamanlar. Kendisi yoktu da, aramaya çıkanlar vardı, “Nerde bu insan hakları?” diye soranlar da… Ben de koştum bir zaman “insan hakları”nın ardından. İşkence raporları, cezaevi kapıları, açlık direnişleri, cezaevi kapısına dikilen anadil yasaklarından yollara döşenen tuzaklara değin. İnsan Hakları Derneği’nin Ankara’daki şubesinin başkanıyken, Ankara İşkence Raporları’nı yayımladım. 1988 raporu küçüktü. 1989 ve 1990-91 raporları gövdeli. Son iki raporu, İlhan Selçuk köşesinde yazmıştı. Şimdi ne o İHD var, ne benim hazırladığım raporlar, ne de İlhan Selçuk‚un yazıları.

Solda: Rana Erdost ve Muzaffer İlhan Erdost. Sağda (soldan): Muzaffer İlhan Erdost, Ayşe Kaygusuz Şimşek, Abdullah Nefes ve Işık Kansu

İnsan Hakları Derneği’nin kuruluşuna katkılarım küllense de yoksanamaz. Çalışmalarımı, katkılarımı sıralamak da istemem. Çünkü “kirletilmiş” bir “insan hakları” içinde boğuldum. Birkaç yıl önce, Patika dergisinin sorduğu soruya yanıtım şöyleydi: “İHD’den (İnsan Hakları Derneği’nden) gönüllü tart; TİHV’dan (Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndan) gönülsüz terk; TİHAK’ta (Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nda) zoraki kalebend.”

“Nasıl bir kale-bentlik?” diye sorabilirsiniz. 10 Aralık 2007’de, yani İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yıldönümünde TİHAK tarafından düzenlenen “İnsan Hakları Günü”nü açış konuşmamda, birbirini tamamlayan değil, birbirine bir bakıma karşıt iki insan hakları anlayışı olduğunu ve TİHAK’ın, insan haklarını kucaklayış biçimini açıklamıştım. Şöyle:

“Biri, uluslararası sermayeye kumanda eden ve küresel egemenliğin kendi tarihsel mirası olduğunu savlayan küresel faşizmin belirlediği insan hakları. Öteki, 23 Nisan 1920 ve 29 Ekim 1923’ün ulusal bağımsızlık temelinde yükselen laik Cumhuriyet’in, devrimci demokratikleşme perspektifine uyarlanmış insan hakları. Yani varolma ve ulus olarak varolma, bağımsız olma, özgür olma, demokratikleşme ve devrimcileşme yolunda insan hakları.

“TİHAK, insan haklarını, ulus olma ve ulus olarak varlığını koruma emeli üzerine inşa ediyor ve insan haklarına, küresel sermayenin küresel perspektifinden bakan anlayışa karşı, insan haklarını, ulusal bağımsızlık temeli üzerinde savunuyor.

“TİHAK, ülkenin varlığını, bağımsızlığını, Cumhuriyet’in temel ilkelerini koruyarak demokratikleşmeyi ve devrimcileşmeyi esas alan insan haklarını gündeme taşımanın kavgasını veriyor.”

(Devam edecek)

…………………………………………
ayseesimsek@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch