Süha Sertabiboğlu │ Çevirmenin adı yok!

Bu meslekte 25 yılını geride bırakan, Edirne doğumlu, İstanbul’da yaşayan Süha Sertabiboğlu’yla çevirinin ne olduğu, nasıl yapılması gerektiği, çevirmenliğe verilen önemi konuştuk.

Viyana – Edirne doğumlu, İstanbul’da yaşayan Süha Sertabiboğlu, bir çevirmen, ama kendisinin deyimiyle, o çevirmenlik mesleğini değil, çevirmenlik onu seçmiş. Nasıl mı? 1976 yılında İ. Ü. Dişhekimliği Fakültesini bitirip aynı yıl o fakültenin Protez Bölümü’ne asistan olarak girer Sertabiboğlu. İngilizce ve Almanca bildiği ve söz konusu bölümde bu dilleri ondan daha iyi bilen kimse olmadığından bölümün tüm çeviri işleri Sertabiboğlu’na kalır. “O zamanlar daktiloyla yazıyorduk”, diye anlatıyor. Bu işi sever. Kimi zaman sabahlara kadar çalıştığı olurmuş. Zamanla, bölüm dışından işler de gelmeye başlar. Çevirmenlik işindeki ilk parasını bir protez laboratuarının döküm metali için çevirdiği kitapçıktan kazanır.

1986’da ‘Yökzede’ olarak üniversiteden atılan Süha Sertabiboğlu, bu çevirmenlik işine daha çok eğilir. Ansiklopedi bölümleri, ilaç prospektüsleri, kullanma talimatnameleri, makaleler, siyasi kitapçıklar çevirir. İlk kitap çevirisi ise, ILO’nun “Çalışma Sanayisinde İş Güvenliği” adlı yapıt olur. Sertabiboğlu profesyonel çevirmenliğe 1994’te Ayrıntı Yayınları’na “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” adlı edebiyat yapıtını çevirerek başlar. Bugün artık 25 yıllık bir çevirmen. Şu anda, 60. kitabını bitirmek üzere. Kitap çevirilerinin hepsi İngilizce’den.

Sertabiboğlu ile çevirmenlik üzerine bir görüşme gerçekleştirdik. Yönelttiğimiz sorular ve aldığımız yanıtlar aşağıdaki gibi oldu.

Çevirmenlik sizin için bir tercih olmamış. Hesabınızda yokken çevirmen oluşunuzu nasıl tanımlarsınız?

Süha Sertabiboğlu: Çevirmenlik için özel bir eğitim almadım, dil ağırlıklı bir kolejden değil, Edirne Lisesi’nden mezunum. Ben dili kendi çabamla öğrendim. Bizim meslekte ‘alaylı’ denenlerdenim. Ama zaten çevirmenlerin çoğu ‘alaylı’dır. Çeviri konusunda belirlediğim herhangi bir alan yok. Bugüne dek edebiyat da, felsefe de, inceleme de çevirdim. Bence böylesi daha iyi. Çevirmen her alanda çalışabilmeli.

Genel olarak çevirmenliği tanımlar mısınız? Yani, nedir çevirmenlik?

Çevirmenlik tıpkı, başka bir ülkede kurulu bir binanın mimari projesini ülkemizde, buranın arazi koşullarına göre yeniden yapıya dönüştüren mühendisin yaptığına benzeyen, yani başka dildeki bir yapıtı dilimizde tekrar kuran bir dil mühendisliğidir.

Süha Sertabiboğlu (ortada).

Çeviri yaptığınız diller İngilizce ve Almanca. Bu diller Türkçe’den faklı bir dil grubundan. Örneğin, cümle kuruluşu bakımından büyük farklılıklar var. Dil mühendisliği tanımınızdan da yola çıkarak sormak istiyorum: Bu farklılıkdan doğan sorunlar oluyor mu?

Batı dillerinde kurulan cümlelerin ifade sırası “özne—yüklem—nesne—yan cümleler”, Türkçe’ninkiyse “özne—yan cümleler—nesne—yüklem” şeklinde. Bu durumda, batı dillerindeki ifade sırasını tersine çevirme gereğinin yanı sıra, başka bir sorun daha çıkıyor: Batı dillerinde yan cümleler en sonda, yani cümlenin tamamlanmış anlamını geliştiren öğeler halindedir ve bu yüzden, cümle ne kadar uzun olsa da okuyucunun kafasında bir anlam boşluğu yaratmaz. Ama Türkçe’de yan cümleler özneyle nesne ve yüklemin arasına girdiğinden, cümle uzadıkça, anlamı tamamlayan iki ana öğe birbirinden uzaklaşır, yani özneyle yüklem arasında bir kopukluk oluşur ve çok uzun cümlelerde okuyucu bazen özneyi unutup cümlenin başına dönmek zorunda kalabilir. Bu yüzden, Türkçemiz uzun cümlelere pek elverişli değil. Aşırı derecede uzun cümleleri, okuyucuyu zorlamamak adına, uygun bir yerinden bölmek gerekiyor.

Çevirmenlerin kültürlerarası iletişimde de önemli yeri var. İyi bir çevirmende bulunması gereken özellikler neler olmalı? Bir dili bilmek çeviri yapmak için yeterli mi?  

Yabancı bir dilden Türkçe’ye çeviri yapan bir çevirmenin Türkçe’ye ortalama bir Türk aydınından daha çok hakim olması ve bunun için de Türkçe’de çok kitap okumuş olması, yani yeterli bir kültür birikimine sahip olması gerekir. Ayrıca, çevirdiği konuya da yabancı olmamalı ve bilmediği konularda da bilenlere danışabilmelidir. Bir dili iyi bilmek çeviri yapmak için yeterli değil. Almanya’da uzun yıllar çalıştıktan sonra Türkiye’ye gelmiş, Almanca’yı iyi bilen, okuduğunu anlayan birçok kişinin, okuduğu bir metni herkesin anlayacağı bir şekilde çevirmekten aciz olduğu çok yaşanmış bir örnektir. Çeviri bize dünyayı gösteren bir pencereye, çevirmense bu pencerenin camına benzetilebilir. Nitelikli bir cam dışarıdaki manzaranın aynısını gösterir. Kötü bir camsa görüntüyü bulanık, gerçeğinden büyük ya da küçük, yahut çarpıtarak verir. Yani çevirmen kötü bir kitabı iyi hale getiremez, fakat iyi bir kitabı berbat edebilir.

Çeviri yaparken kullandığımız şey kişisel olarak biriktiregeldiğimiz kültürdür aslında. Çevirmen, çevirdiği konuda biraz kültür sahibi ve o konuya vakıf olmalıdır. Örneğin, felsefi bir pasajı çeviren, ama konuya vakıf olmayan çevirmenin yaptığı şey karanlıkta resim yapmaya benzer. Çevirmenin kültürü ve dilsel birikimi, kendi dilinin edebiyatını yeterince okumuş olmasıyla sağlanacaktır. Çevrilen metin hemen anlaşılır olmalı. Bazı, gerek içeriğin karmaşıklığı, gerekse cümlenin uzunluğu, yan cümlelerin çokluğu nedeniyle bir okuyuşta hemen anlaşılması mümkün olmayan cümleler olabilir elbette. Fakat ortalama bir okuyucu bunları da, bilemedin ikinci okuyuşta anlayabilmelidir. Eğer anlayamıyorsa, cümle kuruluşunda, sözcüklerin seçiminde hata yapılmamış olsa bile, okuyucunun metni çabucak anlayabilmesini sağlamak için gereken ustalık gösterilmemiştir ve bu, iyi bir çeviri değildir. Yahut bazen de cümlenin anlaşılması kasten zorlaştırılmıştır ki bunu daha ziyade, öz Türkçe kullanmaya meraklı çevirmenlerin metinlerinde görüyoruz. Zaten içeriği zor, uzun cümle ve yan cümlelerden oluşan, karmaşık kavramlarla dolu bir metnin bir de gereksiz öz Türkçe kullanılarak çevrildiğini bir düşünün; böyle bir metni değil anlamak, başından sonuna dek okuyup bitirmek için bile Eyüp Sultan sabrı gerekir.

Çevirmen, kullandığı dil konusunda keyfî davranamaz. Çeviri metni, çevirmenin öz Türkçe sevgisini hayata geçireceği yahut öz Türkçe kullanarak entelektüelliğini kanıtlayacağı yer değildir. Öz Türkçe’nin yaygınlaşması için çaba harcamak siyasi bir tavırdır ve dille ilgilenen kurumların işidir. Çevirmen, kendisine emanet edilen metni çevirirken, okur kitlesinde hemen hemen herkesin bildiği ve çoğunluğun en çabuk anlayabileceği sözcüğü kullanmakla yükümlüdür. İçeriği zaten çok yüklü ve karmaşık, yani kendi dilinde bile zaten anlaşılması zor bir metnin çevirisinde aşırı bir öz Türkçe kullanmak, insanları gereksiz yere zorlamaktan ya da bu metnin hiç okunmamasına yol açmaktan başka bir işe yaramaz. Okumayan ve okumamak için bahaneler arayan bir halkın aydınları olarak hiç de sorumlu bir davranış değil bu.

Süha Sertabiboğlu (solda).

Edebiyat çevresinde çok tartışılan bir konu var. Şiir çevirisi. Sizce şiir çevrilir mi?

 Şiir çevrilir mi? Edebiyat çevrelerinde çok tartışılmış ve hâlâ tartışılan bir konu bu. Bir söz dizme sanatı olan şiirde, anlam ve söylemden öte bir de sözel armoni vardır ki, şiirin yaratıldığı dilde taşıdığı armoninin başka bir dilde aynen kurulmasının çok zor olduğu kesindir ve başka bir dile çevrilen şiirin şiirliğinden, daha doğrusu ‘o şiir’liğinden bir şeyler yitirmeyeceğini söylemek olanaksızdır. Ama bugüne dek taa Latin ozanı Vergilius’tan, Japon haikularına kadar, çevrilmiş ve insanlığın ortak kültür mirasına katılmış binlerce şiir varken, bunların aslında çevrilemediğini savunmak da mümkün değil.

Cumhuriyet Kitap ekinde “Şiir Atlası” diye bir bölüm var. Bir gün orada Beat kuşağının önemli şairlerinden Allen Ginsberg’in şiirlerini gördüm. Kimin tarafından çevrilmiş olduğunu şimdi hatırlamıyorum. Ama şiirlerden birinin sonunda “Kıçımı sürükleyip gideceğim bu dünyadan”diye bir dize vardı. Bu laflar o bağlamda hiçbir anlama gelmiyordu; fakat biraz düşününce bunun, şiir çevirmeye yeltenen birinin yapmaması gereken bir çeviri hatası olduğunu fark ettim. Amerikan argosunda “dragyourass”, “siktir git” anlamına gelir. Çevirmen sözlüğe bakıp, “drag” kelimesinin karşılığı olan sürüklemek ve “ass” kelimesinin karşılığı olan “kıç” sözcüklerini yazınca böyle bir anlamsızlık ortaya çıkmış. (Oysa Ginsberg “Siktir olup gideceğim bu dünyadan” demek istiyor.) Çevirmen bu çok özel deyimi bilmiyorsa bile, ortaya çıkan ifadenin anlamsızlığını ya da bağlamla bir ilgisinin olmadığını görünce yanlış çeviri yaptığını fark etmeli ve doğrusunu araştırıp bulmalıydı.

Yazar, yayınevi ve okuyucu üçlüsü arasında, çevirmenler yeterli ilgi görüyor mu?

“Çevirmenin adı yok” yakınması hiç abartı olmaz. Kitabın kapağına çevirmenin adını yazmayan yayınevleri yazanlardan fazladır neredeyse. Kitap eklerinde, kitap hakkında çıkan yazılarda çevirmenin adının geçtiği çok enderdir. Nitelikli bir çeviri kitap için, yayınevinin patronundan, ciltçisine varıncaya kadar herkese övgüde bulunup da, çevirmenin adını bile anmayan yazılar da gördük.

Vielleicht gefällt dir auch