HAKAN GÜRSES

Sürgünün gidişatı hakkında

Çoğumuz biliriz bu şiiri. Bertolt Brecht’in 1937’de Danimarka’nın Svendborg şehrinde sürgündeyken yazdığı bu dizeler, çok insanın duygusuna dil olmuştur; yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan yüz binlerce insanın…

“Bir çivi çakma duvara
İskemleye savur ceketi
Üç günün telâşı niye
Yarın gidersin buradan.

Bırak, sulama fidanı,
Neye yarar bir ağaç daha
O daha boy atmadan
Neşeyle gidersin buradan.”

Birleşmiş Milletler Örgütünün verdiği sayılara göre, hâli hazırda 72 milyon civarında insan, kaçışta. Bunların 27 milyona yaklaşan kesimi, kendi ülkelerinin sınırları dışına kaçmak zorunda kalanlar…

Tabii bir de “kendi isteğiyle” sürgüne gidenler var. Doğup büyüdüğü yerlerde artık yaşayamayacağına karar verip, oradan göçen kişiler. Bir anlamda öz-sürgünü tercih eden…

Ben de bunlardan biriyim. Bundan 39 yıl önce, 1981 yılının mart ayında, doğup büyüdüğüm şehir olan İstanbul’dan Viyana’ya göç ettim. 1980 askeri darbesinin beraberinde getirdiği o korku, baskı ve bunalım dolu ortamdan bir nebze de olsa kurtulabilmek, orada başlamış olduğum eğitimimi daha insancıl koşullarda sürdürebilmek için ülkemden uzaklaştım. 19 yaşında bir gençtim henüz; polis ya da asker baskısı, devlet zulmü olmadan sokakta yürüyebilmek, politik dünya görüşümü başkalarıyla paylaşabilmek, bir kahvede oturup, siyasal içerikli bir kitap okuyabilmek istiyordum. Bunlar, o zamanın koşullarında bir lükstü gerçekten Türkiye’de. Ben de darbeden sonraki korku dolu bir-kaç ayı orada geçirmeye çabaladıktan sonra yılıp, sürgüne gittim.

İşte Viyana’daki ilk haftalarımdan birinde, Brecht’in bu “Sürgünün Devamı Üstüne Düşünceler” şiirini okumuştum. “Ne kadar da haklı yazar!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Niye burada kök salalım ki? Hiçbir zulüm sonsuza dek sürmez, hak kazanır! Sen de yine dönersin evine, ilk fırsatta. Altı üstü bir-kaç ay, bilemedin bir-iki yıl!

Tesadüf bu ya; şiiri okuyup, üstüne düşündüğüm günlerden birinde elime Zülfü Livaneli’nin “İnce Memed Türküsü” adlı albümü geçti. Kaset için (o zamanlar kaset dinlerdik) tam da Brecht’in bu şiirinin ilk bölümünü bestelemişti Livaneli (yukarıdaki alıntı da şiirin o albümde şarkı sözü olarak kullanılan çevirisinden zaten; şarkıyı bilenlerimizin kafasını karıştırmamak için başka bir çeviriyi almadım buraya).

Nasıl da severek dinlerdim o günlerde bu şarkıyı. Gözyaşlarıma bir yandan da durumu meşrulaştırma çabası karışırdı dinlerken; neden burada yaşarken uzun vadeli planlar yapmıyor ve burada kalırsam ne yapacağım türünden soruları sormuyor oluşumu gerekçelendirmeye çalışırdım. Bu şiirin dizelerinde, biz sürgündekilere seslenen bir atalet saklıydı sanki. Ceketimizi duvara asmak yerine iskemlenin üstüne atmamızın yeteceğini bize empoze eden, buradaki yaşamı bir parantez olarak görmemizle bağlantılı bir hareketsizlik… Sanırım, Viyana’daki ilk aylarımda yaşamımı derinden belirleyen bir duygu oldu bu “amaçlı atalet”. İlk iki yılda, kaldığım Viyana evlerinden hiçbirine tek bir saksı çiçek bile koymadım sözgelimi.

Aslında Brecht’in şiirinde bir de önemli politik soru gizliydi biz sürgündekiler açısından. Siyasal enerjimizi ve perspektifimizi nereye yönelteceğiz? Siyasetimizin “kıblesi” neresi olacak? Hâlâ izlerini belleğimizde taşıdığımız o “memleket” mi, yoksa şu an yaşamakta olduğumuz (ve eğer dürüstçe bakarsak bundan sonra bir hayli uzunca bir süre yaşamamız gereken) ülke, yani Avusturya mı? Beraberimizde getirdiğimiz ama o esnada “oranın” darağaçlarında, mapuslarında, işkence tezgâhlarında yok edilmekte olan siyasal ideallerimiz mi yönlendirmeliydi bizleri? Yoksa yaşadığımız “buranın” toplumsal koşullarını dönüştürmeye katılım çabası mı? Siyasal anlamda “oralı” mı olacağız, “buralı” mı? Hatırlayanlar vardır belki içimizde; koca bir siyasal hareket bu soru ekseninde ikiye bölünmüştü o tarihlerde…

Ne gariptir ki, biz bu sorularla uğraşırken, en önemli eleştiri ve siyaset aracımız olan konuşma hakkımız, yeniden şekil buluyordu. Biz yasaklara yoğunlaşmışken, özgürlük içinde konuşma hakkımız elimizden alınmaktaydı yavaş yavaş. Bu sürecin sonucunu kısa zaman sonra görmeye ve tek tek kendi bünyemizde hissetmeye başladık derken. Siyasal perspektifimizi ister buraya yöneltmiş olalım, ister oraya. İster önemli noktalara parmak basalım, istersek günlük basit aksaklıklara takılalım. Söylediklerimiz, eleştirel söylemimiz, her iki ülkede yaşayan “yerliler” tarafından da maalesef “hariçten gazel atma” olarak değerlendiriliyor. “Burada yaşıyor olsan, bu kadar rahat konuşamazdın”, “Sen iyice oralı olmuşsun”, “Biz de bilirdik zamanında kaçıp gitmeyi” ya da “Senin geldiğin yerde durum daha mı iyi?”, “Bu nasıl bir cürettir; biz burada doğup büyüdük, biz yaptık, beğenmiyorsanız, geldiğiniz yere geri dönün” vesaire kalıp cümlelerini ne çok duymaktayız yıllardır, biz sürgünde yaşayanlar… Bizim de bir “içeriden bakma” hakkımızın ve yetimizin olabileceği, “orada” ve “burada” reddediliyor. Bir tür “sürekli dışarıda olma hâli” sürgünlük. 

Tabii bunca yıl içinde pek çok şey değişti. Bazılarımıza göre “memlekette” de olumlu değişimler oldu. 1980’lerin başında Avusturya’da tanışmış olduğum pek çok kişi, Türkiye’ye döndü bu yüzden. Mutlular mı, aradıklarını buldular mı, bilemiyorum. Çoğu belki kendisine bu soruyu sormuyor bile. “Orada kalsaydım daha mı iyi olacaktı hayatım sanki?” diye savuşturuyorlar bu soruyu. Bu da onların en doğal hakkı tabii. “İçeriden bakma” hakkını da yeniden elde etti hepsi bu arada.

Bu 39 yıl içinde beni oraya dönmeye teşvik edecek çok da bir şey olmadı galiba. Ben de burada kaldım. Bundan memnunum açıkçası. Ama bu “sürekli dışarıda olma” ve buna rağmen konuşmaya, iki topluma da eleştirel bakmaya çalışma durumunu, sürgünü belki de en iyi tanımlayan bu durumu kabullenmem ve dönmemem, ne “oradaki” değişimlerden ne de değişmeyen şeylerden kaynaklanıyor aslında.

Lübnan’da doğup büyümüş, 1976’dan beri de Paris’te yaşayan yazar Amin Maalouf, son romanı Doğudan Uzakta’da tam da bu konuları işliyor. Kitabın kahramanı Adam, Fransa’da sürgünde geçirdiği onca yıldan sonra kendine şu soruyu yöneltiyor: Neden Lübnan’a dönme adımını atmadım hiç? Çocukluğumun içinde geçtiği manzarayı bir daha bulamayacağım için mi? Adam’ın kendine verdiği cevap, bundan çok daha acı:

“Hayır, bu değil, kesinlikle değil. Dünün dünyasının silinip gitmesi eşyanın tabiatına uygundur. Ona karşı bir hasret duyulması da eşyanın tabiatına uygundur. İnsan geçmişin yok olması karşısında kolay avunur; asıl kaldırılamayan, geleceğin yok olmasıdır. Yokluğu beni üzen ve aklımdan hiç çıkmayan ülke, gençliğimde tanıdığım değil, gençliğimde hayalini kurduğum ve asla güneşin altında yerini alamayan ülkedir.”*

Sürgünü bundan daha iyi tanımlamak mümkün mü?

…………………………..
* Amin Maalouf: Doğudan Uzakta. Çeviren: Ali Berktay. Yapı Kredi Bankası Yayınları, İstanbul 2012. S. 43.

http://www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch