Suna

Tütünün diriliği gitti. Gün öğlene vardı. Ah be Ahmet, nerelerdesin, diye inledi Suna. Karşı tarladan gelenlere dikkat kesildi uzun uzun. Ahmet’in halasıgille kız kardeşleri keleterlerini sırtlanmış evlerine gidiyorlardı.

Sülüğün Rıza değil mi o? Ne işi varmış bu tarafta? Bak bak bak gavurun dölü, nasıl da ayırmadan bakıyor gözünü. İt! Yok, abime desem kör kuyuya tıkar ama, dua etsin dilim varmıyor valla.

– Suna kız Suna, çayı demledim, birkaç domatla hıyar al gel.

– Geliyom ana, alt yandaki karığı da kırıvereyim, keleter doldu zaten.

Tütünün diriliği gitti. Gün öğlene vardı. Ah be Ahmet, nerelerdesin, diye inledi Suna. Karşı tarladan gelenlere dikkat kesildi uzun uzun. Ahmet’in halasıgille kız kardeşleri keleterlerini sırtlanmış evlerine gidiyorlardı. Tam yanından geçerlerken sorsam mı diye düşündü, vazgeçti.

– Goley gelsin Suna.

– Sağol Sultan aba.

Arkalarından uzun süre baktı elindeki tapayı keletere yerleştirirken. Radyonun sesiyle irkildi. Arkası Yarın başlamak üzereydi.

– Gız Suna, üç domat gap gel.

– Geldim ana.

Çayı doldururken bardaklardaki buharın yerini alan kırmızı, daha bir güzel göründü gözüne. Anasıyla bir başlarına bu altı dönüm tütünü dikerlerken Bekir abi yapıvermişti çardaklarını. Anası dibini çamurla sıvamış, sonra da bu ot süpürgeyi kurutmuştu. Son kırımdı artık. Tarlanın yukarıdan aşağıya doğru uzun uzun saplarda kalan çiçekle bezenmiş yapraksız hali, müthiş bir yalnızlık hissi verse de sevindiriyordu da bir bakıma. Şurada üç günlük kırım kalmıştı epi topu. Tüccara verirlerdi her yıl baş fiyattan.

Bu yıl da güzeldi tütünleri. Izgaradan aldıklarını odada istiflerken altın gibi parlıyorlardı yine. Ahmet’in sorusu geldi aklına: “Gız nasıl sarartıyon bunları, deyiver hele.” Gülümsedi boş bulunup. Anası fark etmedi, radyoya dalmıştı. Bademin gölgesi, çardağın üstüne vuruyor daha bir serin yapıyordu içini. İçi içine sığmıyordu bugün. Ahmet’i bir görse, bir baksa gözüne rahatlayacaktı sanki. Bugün kırıma da gelmemişti, hasta mıydı ki? Hayatta yapmazdı böyle. Sultan aba Ahmet yok mu, deyiverseydi iyiydi ama konuşurlardı ardından, soramadı.

Dün gece Fadili’nin kınayı nasıl da bastılar son anda. Dut gibi içmiştir o, ondan gelememiştir tarlaya. Eve giderken mezarlığın oradan dolanıp gidecekti. Dayısının Mustafalarda kaldıysa, bahçede olsun görürdü belki. Geçen yıl bu zamanlar Mustafalarda imecedelerdi.

– Alcam gız seni. Galbim yerinden fırlıycak gibi oluyor görünce. Sevdalandım gız, bana söz ver, bir yıl bekleycen, seneye hasat zamanı gelip isteycem bubandan, diye söz aldıydı Suna’dan.

O günden beridir Ahmet’in yolunu gözlerdi Suna. Karşılaştıklarında yanaklarının alını, ataşını silemezdi. Ah bir göreydi bugün de. Başka da bişeycik istemiyordu Allah’tan.

– Ana ben keleteri götürüyom eve, sen gel arkadan.

-E tamam. Acık fasilye toplayem ben, ağşama pişiren diyom. Sen dizmeye başlayakoy.

Keleteri kaldırıp çevirdi sırtında, ipleri dolayıp uzattı. Anası geri uzattı, belinde kavuşturup bağladı sımsıkı. Ayağındaki mavi lastiklere baktı. İçine kum kaçmıştı. Bademe yaslanıp çıkardı. Ayağının altını bacağına silip lastiklerini geri giydi. Alnından ufak ufak sızan ter damlalarını tülbentinin ucuyla silip yürümeye başladı. İleride mezarlığın oradan kıvrılan yol köyün çıkışına kadar uzanırdı.

İleride kavakların altında bir gölge, bir kıpırtı gördü sanki. Yılan mı yoksa? Kenardan bir dal alıp otlara vura vura yürümeye devam etti. Gülerek Ramazan abi geçti yanından.

– Nabıyon Irmazan abi.

Eyidir, der gibi başını sallamış bıyık altından gülerek geçmişti öteki. İnce uzun kavakların çevrelediği dar bir yoldu bu. Anası, burda gocuman bir yılan gördüm, demiş tembihlemişti: Burdan geçme, öteden dolan eve.

Ardını dönüp baktı tarlaya doğru. Anası karınca kadardı. Ama yine de çardağın önünde gözünü dikmiş ters ters ona baktığını biliyordu. Ah Ahmet ah, nerelerdesin?

Dayısının Mustafa badılcan topluyordu anasına. Evde de bahçede de kimsecikler yoktu. Sırtındaki keleter ağırlaştıkça ağırlaşıyordu. Mustafa’ya sorsa mıydı ki! Ne edecen, derse ne yanıt verecekti.

– Goley gelsin Mıstafa, diyerek geçip gitti.

Arkada, ahırların oradan Gülsüm çıktı. Ağzı yüzü kaymış, Suna’yı görünce afallamıştı.

– Nabıyon Suna, ne işin var burda?

– Neydim eve gidiyom işte. Sen nabıyon?

– Heç, ne edecem ki, diyerek hızla uzaklaştı.

Suna geriden bir kapı gıcırtısı duydu. Ahmet ahırdan çıkıp Mustafaların duvardan atlayıp koşmaya başladı. Suna’nın içine köz bir ateş düştü. Eli ayağı boşaldı. Elinde sımsıkı tuttuğu ip kaydı, keleter düştü. Tapalar sağa sola savruldu, yol tütün yapraklarıyla kaplandı.

Bu arada Gülsüm evin mutfak camından Suna’yı izliyordu. Göz göze geldiler. İkisinin de gözünden damlalar süzüldü. Dayısının Mustafa seğirtip gelmiş, Suna toplayalım keleteri hade, Suna toplayalım, diyordu. Yola eğilip tütün yapraklarına uzandığında boydan boya uzanmış yılanı gördü Suna. Kıpırdamadan durdu öylece. Korkmadan, göz gözelermiş gibi baktı yılana. Yılan yavaş yavaş kıvrılarak yolun karşı tarafına aktı, gözden kayboluverdi.

………………………………………………………
d_dalgasi@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch