SÜHA SERTABİPOĞLU

Taklidi değil gerçeği arayan entellektüel

İstanbul – Entelektüelin ne olduğunu hemen herkes bilir ama, yorum istendiğinde çok farklı şeyler çıkabilir ortaya. Entelektüele yakıştırılan nitelemeler “aydın insan”dan, “halktan kopuk entel”e; “toplumsal ilerlemenin öncüleri”nden “sırf ahkâm kesen ukalalar”a; “kitap kurdu”ndan “Öz Türkçe meraklısı mürekkep yalamışlar”a ya da “Batıya özenen okumuş takımı”na dek türlü türlüdür.

12 Eylül’den önce bizde, solcu olmayana entelektüel denmezdi. Entelektüelin öne çıkan anlamı “ilerici aydın”dı. Bu ‘ilerici’ nitelemesinin içine sol tavırlı, ama kültürün semtine uğramamış, hatta anti-entelektüelliğiyle övünen magandalar bile giriyordu kimilerine göre. Bugünlerdeyse şeriat korkusuyla paniklemiş kamuoyunda entelektüelin anlamı “ilerici aydın”dan “laik aydın”a doğru kaydı sanki. (İnsanın neresi acırsa canı ordadır, demiş atalarımız.)

Görüldüğü gibi, entelektüelin kişiye ve zamana göre değişen, bulanık bir çağrışımı var. Oysa entelektüellik net bir olgudur ve entelektüel nitelemesi ulus nitelemesinden daha belirleyicidir. Bir Türk entelektüeli Karayibler’deki bir diğer entelektüele, üst kattaki cahil komşusundan çok daha yakındır.

Edward Said’in “Entelektüel; sürgün, marjinal, yabancı” adlı kitabı işte bu kitleyi, yani dünya entelektüellerini bir bütün olarak ele alan, eksikliği duyulan bir inceleme. Said, entelektüelleri ortak bir paydada topluyor, bir “entelektüelküre” kavramı yaratıyor sanki.

Ama Said’in izlediği, ütopik bir enternasyonalcilik değil. Entelektüel dünyasını bütün olarak görmekle birlikte, onu —sanki dünyanın meridyenleri gibi— bölen dil, din, coğrafya ve etnik farklar gibi hatırı sayılır duvarları da, bunların hepsini enlemesine kesen kadın ve erkek entelektüel ayrımını da görüyor, bunları yok saymıyor.

Said’in entelektüel’e mal ettiği nitelikler, aslında ideal olan, yani onun entelektüelde görmek istediği özelliklerdir:

(…) entelektüeller şovenist milliyetçiliği, şirketleşmiş düşünce müsveddelerini ve sınıfsal, ırksal ve cinsel imtiyazları sorgulayan kişiler olmalıdırlar.

Çoğunlukla başkalarının gerçekliğini görmemizi engelleyen birer perde işlevi gören, yetiştiğimiz ortamın, sahip olduğumuz dilin ve milliyetin sağladığı ucuz kesinliklerin ötesine geçebilme riskini göze alabilmek demektir evrensellik. (…) Sözgelimi bir düşmanın durup dururken bir şiddet eylemine girişmesini kınıyorsak, hükümetimiz kendisinden daha zayıf bir ülkeyi işgal ettiğinde de aynı şeyi yapabilmeliyiz (…)

(…) Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, şovenist kabadayılıklara rağbet etmek bir entelektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır.(…) Salt hükümet politikalarını eleştirmek değildir bu: daha çok, entelektüelin yarı doğrulara ya da basmakalıp fikirlere pabuç bırakmamak için sürekli tetikte olmayı görev edinmesi meselesidir (…)

(…) Ama şu gerçekten kaçış yoktur: insan yalnız kalır, doğru; ama her zaman sürüye uyup mevcut duruma hoşgörü göstermekten iyidir yalnızlık. (. . .)

Entelektüeller dünyanın her yerinde bir tür dinsel azınlık gibidir. Entelektüel daima, yalnızlık ile saf tutma arasında bir yerde durur. Kendini kuşkuculuğa, hiç durmayan bir akıl ve ahlak sorgulamasına adamış kişidir. Entelektüel evcilleşmez ve tekdüzeliğe teslim olmaz. Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar”ındaki entelektüel Bazarov’a aşık olan, fakat ondan ürken Anna Sergeyevna’nın dediği gibi, onunla olmak, dar bir yerde, bir uçurumun kenarında yaşanan baş dönmesi duygusunu verir insana.

Kendisi de Filistin asıllı bir Amerikalı sürgün-entelektüel olan Said, entelektüellerin “sürgün” niteliğini öne çıkarıyor. Ama bu sürgünlük coğrafyasal anlamda değil, düşünsel, toplumsal anlamdadır. Entelektüeller “hayır” diyen, toplumla yıldızı barışmayan, bu yüzden de kendi toplumunda yabancı gibi yaşayan “kendi yurdunda sürgün”lerdir. Entelektüel yalnızdır; hem değerlerini paylaşacak insan kıtlığı çekmesinden, hem de uzlaşmazlığı seçmiş, uzlaşmayı boyun eğmek gibi görüp kendine yedirememişliğinden ötürü yalnızdır.

Profesyonellik entelektüelliğin en büyük tuzaklarından biridir. Entelektüel daima amatör kalmalıdır. Günümüz toplumu, entelektüelin çabalarını hor görür, alay eder; onun yalnızca kendi alanında uzman bir profesyonel olmasını, kabul edilmiş sınırların içinde kalmasını, pazarlanabilir ve özellikle de “prezantabl” olmak uğruna “aman bir tatsızlık çıkmasın da. . .” diyen, apolitik ve ‘nesnel’ biri haline gelmesini ister. Bu yöntem dünyada en çok ABD’de, resmi ideolojiye teslim olmayan entelektüellerin görüşlerine ambargo koymak amacıyla kullanılmaktadır. Said, entelektüellere ya devletin ya da şirketlerin güdümüne girmenin yahut dışlanmanın dayatıldığını, entelektüelin çevresindeki çemberin ve entelektüelce tavra elverişli manevra alanının yüzyılın başından bu yana çok daraldığını söylüyor. Günümüzün post-modern entelektüelleri de doğruluk yahut özgürlük gibi evrensel değerlerden çok, yeterliliği önemsiyorlar ona göre.

Said, entelektüellerin yalnızca devlete ve şirketlere değil, siyasi partilere de kapılanmaması gerektiğini savunuyor. Entelektüel, kahramanlara tapınmaya, hatta siyasi liderler için kullanıldığında ‘kahramanlık’ kavramının kendisine bile soğuk bakar. Gerçek entelektüel analiz bir tarafa masum, öteki tarafa kötü demeyi yasaklar. Ama siz bir tanrıya sorgusuz sualsiz taparsanız bütün iblisler öteki taraftadır.

Entelektüel, doğası gereği hiçbir siyasi görüşe angaje olamaz, bağlanamaz. Aslında bağlanmamak çok zor bir iştir. Siyasal doktrinler hazır reçetelerdir ama entelektüelin kolaydan kaçması, kolay yargıların tuzağına düşmemesi gerekir. Entelektüellik ebedi bir muhaliflik demektir.

Entelektüel, marjinal olmaktan korkmamalıdır. Sorumsuzluk ya da havailik gibi görünen marjinallik, adımlarını hep dikkatli atmak zorunluluğu duymayan, pişmiş aşa su katmaktan çekinmeyen biri haline getirir kişiyi. Entelektüel, tutkulu olmaktan utanmamalı, kendini ortaya koymalı, tartışmada yara almaktan korkmamalıdır. Kendi evinde bile olsa yabancı ve hep kuşkucu olmak, kendi evinin ve birilerine sırtını dayamanın rahatlığından bin defa daha yeğdir.

Said, dünya entelektüellerinin ortak paydasını ortak bilgi ve kültür, yaşam tarzı yahut inançlar açısından değil, siyasal tavır bağlamında arıyor. Örneğin entelektüellerin bilimde ve sanatta yenilik yaratmak ya da toplumu değiştirmek uğruna verdiği savaşıma pek değinmiyor. Entelektüele sosyal, kültürel ya da bilimsel değil siyasal bir misyon yüklüyor Said. Onun entelektüele yüklediği bu gözüpek siyasal tavır evrensel yönden doğru olmakla birlikte ülkemiz için henüz biraz zormuş gibi geldi bana. Said’in entelektüelle ilgili bu global incelemesine ülkemiz entelektüelleri açısından bakarsak onun değinmediği, ülkemize özgü bir aşırı olgunun eksik kaldığını belirtmemiz gerekir. Türk entelektüelinin toplumla ilişkisinin en belirgin özelliğidir bu: Tezat.

Türkiye’de gerek toplam sayı bakımından, gerekse genel nüfusa orantı bakımından, yani nicel yönden Batıyla mukayese edilemeyen, ama nitel yönden Batıyla yarışabilecek düzeyde bir entelektüel sınıf vardır. Ama Türkiye bir kültür çölüdür ve tüm kültürel yaşamın döndüğü yer bu çölün ortasında, içinde bir vahadır ve ülkenin tüm entelektüelleri bu vahaya sıkışmıştır. Bunun çevresinde bir yarı-entelektüeller halkası da vardır ama geri kalanı, yani alanın çoğunluğu bomboştur, kupkuru bir çöldür. (Üstelik bu çöl giderek genişlemekte, yeni alanlar kazanmaktadır.)

Batı ülkelerinde halkla entelektüeller arasında bizdeki gibi büyük tezat yoktur; entelektüeller nitel yönden halktan çok üstündür ama halk da boş değildir ve bizdeki yarı-entelektüel gruba denktir.

Öte yandan Suriye, Irak vs. gibi bizden geri ülkelerde halkın çoğunluğu bizde olduğu gibi bomboştur ama bu ülkelerde bir entelijansiya, elle tutulur bir aydın sınıfı da yoktur. Sonuç olarak, bu ülkelerde de bizdeki gibi büyük bir uçurum yoktur. Yani ‘halktan kopuk’ olmak ayıbını her daim taşımış entelektüellerimizin yazgısıdır bu; elleri mahkumdur buna. Bu ülkede hem entelektüel olup hem de halkla kaynaşmışlığı sürdürmek, bir ayağı yerde bir ayağı damda durabilmeye benzer çünkü.

Ülkemizde, Said’in savunduğu siyasal tavrı koymaktan çok, kendini koruma mücadelesi vermekle meşgul, on yıl arayla üç kez yediği siyasal ve sürekli yediği toplumsal ve de ekonomik darbelerden tepe sersemine dönmüş Türk entelektüelinin bir de yedi yüz yıldır kılıcının kanı kurumak bilmeyen, yırtıcı bir devletin ‘tebaası’ olmak gibi bir geçmişten geldiğini hesaba katarsak, meydanı arsız cahillere bırakıp pısmış entelektüellerimizi Said’in olmazsa olmaz saydığı siyasal tavrı göstermiyorlar diye eleştirmeli miyiz? Evet, eleştirmeliyiz. Türkiye’de her şeyin yerli yerine oturmasının zamanı çoktan geldi de geçti bile. Said’e kulak vermek, her şeyin içi boş bir taklidini, sahtesini yapmaktan vazgeçip, gerçek entelektüel olmak gerekiyor artık.

Dünyanın hemen her yerinde, ama az, ama çok, ama mutlaka hep yalnız kalan; sorun çıkaran, uyumsuz, kendini beğenmiş kişiler diye nitelenip hep soğuk bakılan; hele bizim gibi garabet bir ülkede resmen alay edilen, dünyayı omuzunda taşıyan Atlas gibi cefakar entelektüeller; Said bu kitabıyla sizi kutsayıp şövalye ilan ediyor, haberiniz ola.

……………………….………………
suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch