Yeni sosyal hareketlerin temel nitelikleri ve talepleri

“Yeni Sosyal Hareketler”in Batı dünyasında aldığı tarz, nitelik ve bileşim ile Latin-Amerika ve Ortadoğu’da büründüğü biçim, nitelik ve kapsama alanı aynı değil.

Paris – Geleneksel toplumsal hareketler kapitalizmin eseri olan emek-sermaye/ezen-ezilen eksenli çelişki ve eşitsizliklerin aşılması perspektifiyle anti-kapitalist bir mücadele hattı izlerken, Yeni Sosyal Hareketler (YSH) modernleşme süreçlerini, kapitalizmin aşırılıklarını eleştirmekte, gelişmiş yaşam standartları ve sunulan hizmetin daha fazlasını talep etmekte ve merkezi bürokratik güçlere karşı adem-i merkeziyetçi bir konum almaktadır. Klasik toplumsal hareketlerden farklı olarak belirli bir programa dayanmayan, heterojen/merkezsiz, ama sosyal medya ağlarının etkin kullanımı sayesinde hızlı yayılabilen, “süreç odaklı” olsa bile uzun soluklu olamayan bu hareketler, devlet otoritesinin şiddet ve manipülasyonuna maruz kaldığı ölçüde politize de olmaktadır.

Modern kent hareketleri olan YSH’lerin “post-materyal talepler” olarak adlandırılan özerklik, kimlik/tanınma, demokratik süreçlere etkili katılım, otoriteye karşı özgürleşme, temiz enerji/hava ve çevre talebi hiç kuşkusuz meşru taleplerdir. Temel toplumsal dayanakları -daha çok hizmet ve kamu sektöründe çalışan- kentli orta sınıf ve ara katmanlar olan bu hareketler, bütün dar ufuklarına karşın bir uygarlık krizinin kimi yıkıcı sonuçlarına itiraz etmekte ve -daha çok kendi geleceklerinden duydukları endişeyle de olsa- sokağa dökülmeleri mutasyona uğrama potansiyeli de taşımaktadır.

Çevre, ifade özgürlüğü, LGBTİ hakları, barış, katılımcı -yer yer ise doğrudan- demokrasi talepleri ve ağır vergilere, toplumsal cinsiyetçi ayırımlara yönelttikleri eylemli itirazlar, bu hareketleri gözde kılan karakteristik özelliklerdir. Hareketlerin taşıyıcı dinamiklerinin çürüyen kurumsal siyasetin dışında yatay ağlar şeklindeki örgütlenme girişimleri de bu özellikler dahilindedir.

Derinlemesine bir yabancılaşma nedeni olan gösteriş ve tüketim çılgınlığına tepki içinde gelişen  “Minimalist Yaşam Tarzı” akımının da artan ölçüde destek bulması anlamlıdır. Bireyin kendisini iyi hissettmesi için daha fazla şey satın alması gerektiğini telkin eden kapitalist yalan (reklam) endüstrisinin tüketim maymunu olmayı reddeden minimalist yaşam felsefesinin bu meşru tepkisi, YSH’nin son artılarından biridir.

YSH’lerde bölgesel farklılıklar

YSH’lerin Batı dünyasında aldığı tarz, nitelik ve bileşim ile Latin-Amerika ve Ortadoğu’da büründüğü biçim, nitelik ve kapsama alanı aynı değildir. “Ev, iş/aş” diyenlerle, böyle bir derdi olmayanların endişeleri, öncelikleri ve talepleri arasında fark var. Sınıflar arası derinleşen ayırımların eski (yeni) sömürgeci dünyada aldığı form ile -kaynakları zengin kendi yoksul- “öteki” dünyada aldığı daha hoyrat formlar arasındaki göz çıkartan ayırımlar olgusaldır. Bu nedenle de Güney-Amerika ve Ortadoğu’da yeni halk isyanlarını tetikleyen nedenler zinciriyle, “daha çok demokrasi, temiz hava/yeşil alan ve tanınma” taleplerini sokağa taşıran nedenler arasında ortak ve ayrı nedenler söz konusu. Ayrıca, her bir bölge ya da ülkedeki toplumsal kalkışmaları ateşleyen heterojen iç farklılıklar, özgünlükler de unutulmamalı.

Sözgelimi, gezegenimizin Batı yakasındaki toplumsal kalkışmalarda düşme korkusu yaşayan kentli orta sınıflar ile düşecek yeri kalmayan yeni paryaların dertleri doğası gereği aynı değildir. “Dünyanın sonu geliyor” diyenlere, çalışan kent yoksulları, “biz ayın sonunu getiremiyoruz, siz neden söz ediyorsunuz” diyebiliyorlar. Sonrasında, “dünyanın sonu gelecekse, ayın da sonu yoktur” karşı yanıtıyla devam edebiliyor, sebep-sonuç diyalektiğini ve sosyal dinamikler arası ortak paydaları kavramaktan uzak dar ufuklu sınıfsal argümanlar.

Şu örnek de aktarılmaya değer: 2019 yılında yaşanan “yok olma isyanı”nın Fransa kanadı aktivistleri Paris’teki AVM’leri işgal eylemlerinde sistemin topluma bakışını (Mayıs 1968 çizilen kasklı, coplu bir polisin eliyle gösterici bir gencin ağzını kapatarak, “Soi jeune et tais-toi = Genç ol ve sesini kes” afişine referansla) şu pankartla ifade etmişlerdi: “Çalış, tüket ve çeneni kapat”. Bir gerçeğin yarısını ifade ediyordu bu. Zira çalışacak işi, tüketecek geliri  olmayanları, yani “Prekarya”nın paryalaşan katmanlarını kapsamıyordu.

LGBTİ ve kadın örgütlenmelerinin otonom ya da karma hareketler içindeki etkin katılımı, YSH’nin daha görünür kalınmasını sağlayan başat faktörlerden biridir. Temel ve özgün talepleri sayesinde toplumların yerleşik/gerici değerlerinin geriletilmesinde radikal kültürel dönüşümlere öncülük etmelerini ayrıca yad etmek gerekir.

YSH’nin güçlü ve zayıf yanları

YSH’nin miting, yürüyüş, grev gibi rutin eylem tarzlarını aşarak daha renkli, şarkılı-danslı, meşaleli gece gösterileri, estetik/sanatsal araçların ve eleştirel mizahın yaygın kullanımı sayesinde çok daha geniş kitlelere hitap etmesi, onun güçlü yanlarından biridir. Sosyal medya ağlarının etkin kullanı ise bir diğer avantajıdır. Hareketin taşıyıcı aktörleri olan kentli genç kuşakların kültür düzeyleri, isteklerini ifade etme özgüvenleri, eylem türlerindeki yaratıcılıkları, yatay organizasyon tarzı becerileri de hareketin artıları arasındadır.

Fotoğraflar: Erdal Emre

Çevre aktivisti Greta Thunberg’in 2018 yazında İsveç parlementosu önünde henüz çocuk yaştayken başlattığı eylemin kısa zamanda dünyayı dolanan bir rüzgara dönüşmesi de YSH’lerin kayıtlarına geçen bir farkındalık atılımı oldu. Yine, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günüvesilesiyle -özellikle de son iki yılda- yüz binlerce kadının mor dalgalar halinde dünyanın sokaklarına akarak polisi ve yargısıyla birlikte devleti sorgulamaya başlaması, bu hareketlere hayat veren etkin dinamiklerden biri oldu.

YSH’nin -kuramcılarına dönük eleştirilerde de rastlanan- başlıca zayıf yanları ise şöyle özetlenebilir:

  • Ağırlıkla yaşam kalitesiyle ilgili özgül talepler üzerinde odaklanmaları ve alternatif bir gelecek sunma arayışındaki netsizlik
  • Bir yandan kapitalist toplumun çelişkilerini, yıkıcı sonuçlarını eleştirirken, öte yandan bu toplum yapısı içerisinde var olmaya rıza göstermeleri
  • Sınıfsal ve ideolojik temellerindeki bulanıklık nedeniyle kapitalist devlet yapısını dönüştürme hayaline kapılması, onunla radikal bir yüzleşmeye yanaşmaması
  • 1960’larla birlikte -daha çok da 90’lardan bu yana- hızla yayılan kimlik yönelimli hareketlerin abartılması, “nasıl bir gelecek” sorusunun karşılıksız ya da muğlak bırakılması
  • Sınıfsal üst kimlik ve çözüm projelerini horlayan, evrenselin karşısına yereli, merkezin yerine merkezsizliği ve tasarımın karşısına rastlantıyı koyan postmodern ideolojik klişelerin ağır etkisi altında kalması, dolayısıyla da mevcut politik kurumlara karşı alternatif grup davranışı sergilemekten uzak topluluklar olarak kalması
  • Eylemlere damgasını vuran “Ben Nesli”nin, Amerikalı psikoloji profesörü Jean Marie Twenge’in -biraz karamsar- gözlemiyle, “dünyanın kendi etraflarında döndüğünü düşünen, ben merkezci şişkin egolarının yarattığı narsizme karşın kırılgan, istekleri gerçekleşmediği durumlarda kolayca hayal kırıklığına uğrayıp depresyona giren, işler arzu ettikleri gibi gitmediği zaman bahane bulabilen, ‘kurban zihniyeti’ ile hayatta meydana gelen olaylardan dış etmenleri suçlayabilen, giderek mazeretlerle dolu bir yaşama, karamsarlığa, yabancılaşmaya, umursamamazlığa ve en nihayetinde eylemsizliğe itebilmesi, okullarını bile değiştiremeyeceklerini düşünürken, onlardan ülkelerini ya da dünyayı değiştirmelerini beklemenin” anlamsız olması…

Sonuç

Bir şeylerin sonuna ve başka bazı atılımların kıyısına gelmiş bulunmaktayız. Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın, Aralık 1991 tarihinde ise Sovyetler Birliğinin şeklen de çöküşünün ardından zafer naralarıyla ilan edilen “Yeni Dünya Düzeni”, tarihin en kısa ömürlü düzeni olma rekorunu kırmış oldu.

46 km uzunluğundaki Berlin Duvarı’nı yıkmakla böbürlenen emperyalist kapitalizm, 30 yıl içinde dünyadaki duvar uzunluğunu -mevcutlara 26 bin km’lik “yüksek güvenlikli” yenilerini ekleyerek- 45 bin km’ye ulaştırdı. Yüz milyonların kafasına örülen medeniyetçi/kimlikçi, yeni dalga ırkçı/milliyetçi duvarlar ise cabası.

Yaşanan küresel çaplı sorunlara dinlerin ve klasik faşist-milliyetçiliğin çare olamayacağı önceki yüzyılların trajik deneylerinden biliniyor. Son on yılda Latin-Amerika’dan Avrupa ve Ortadoğu’ya uzanan hatta yaşanan halk isyanları, “tarihin sonu” masallarının sonuna geldiğimizin de teyididir bir bakıma. Özellikle de son 30 yılda zihin dünyamıza koloniler kuran ideolojik istilanın neden olduğu şaşkınlık, karamsarlık ve anlamsızlık haline itiraz etmek, ‘komün ideası’nı merkeze alan yeni bir aydınlanma atılımı başlatmak, radikal komünal dinamikleri bekleyen bir görevdir.

“Gelecek” yerine “şimdi”, “örgüt ve sınıf” yerine “ağ toplulukları” diyen ve YSH’nin içindeki “yeni”yi fazla abartan postmodern yaklaşımlar, çelişkileri sertleşen, sınıfsal yarılmaları hızla derinleşen modern barbarlık karşısında süratle yol ayırımına gelmektedir. YSH aktörlerinin mevcut halleriyle geleceğin yüksek gerilimli ihtilaflarına doğrudan dahil olmalarını beklemek zordur. Ancak, yürürlükteki eşitsizlikleri derinleştiren, üstüne yenilerini ekleyen küresel kapitalist tahakküm, bu hareketleri de ayrıştıracaktır. “Geliyorum” diyen çetin sosyo-politik kavgaların YSH’leri de sıkışmış bulundukları kültürel alandan çıkararak daha çok politize etmesi, giderek toplumların en temel eşitsizliklerinin hüküm sürdüğü çıplak alana sürüklemesi bir öngörü olmaktan çıkmaktadır. Nitekim sözkonusu hareketlerin güçlü bileşenlerinden olan çevrecilerin ayrışarak “politik ekoloji”ye doğru evrilmeleri, demokratik talep eksenli olanların da bir iç evrim geçirerek “doğrudan demokrasi” ya da “komün” demeye başlamaları bir ilk işarettir.

Bütün bu eylemli arayışların, mutlaka kapitalizm dışı çözüm dinamiklerinin lehine sonuçlanacağı söylenemez kuşkusuz. Zira, 20. Yüzyıl’ın faşist tiranlıklarını iktidara taşıyan da kitleler idi. Varlığını aldatılmış kalabalıkların da desteğine borçlu olan büyük sermaye ve mülkiyetin alt edilmesi, geniş ufuklu çetin mücadeleleri ve çaplı yığınsal seferberlikleri şart koşar.

Schopenhauer’ın 19. Yüzyıl’da, “[modern dünya],
estetik olarak ayyaşlarla dolu bir meyhane,
entelektüel olarak tımarhane,
ahlâksal olarak da bir
haydut yatağıdır”
şeklinde tarif ettiği dünya, hâlâ aynı kapitalist dünyadır.

Ya da acaba, daha da öncesinde Kant’ın, “Her taraftan bağırıyorlar:
Aklınızı kullanmayın!
Görevliler, öldürün! diyor;
papazlar, inanın! diyor;
para babaları, ödeyin! diyor…
Kendi aklını kullanacak cesarete sahip ol!”
dediği yerde miyiz?

Antik zaman sürülerinden Ortaçağ cemaatlerine, oradan günümüz modern/postmodern cemaat ve sürülerin evrensel yürüyüş seyri ve kat edilen mesafeye bakıldığında, yolun hayli uzun ve meşakkatli olduğu görülüyor. Ancak, küresel konjonktürel durumun aleyhteki koşullarına işaret etmek, toplumsal gerçeğin yalnızca bir yanıdır ve asla bir umutsuzluk ya da biat nedeni olamaz/olmamalıdır.

YSH’lerin ve 1990’lı yıllarla birlikte ortaya çıkan ve toplumsal mücadeleler literatürüne “alternatif küreselleşme hareketleri”, “küreselleşme karşıtı hareketler”, “aşağıdan küreselleşme hareketleri”, “küresel adalet”, “küresel demokrasi” ve “küresel direniş hareketleri” gibi farklı  kavramlarla tanımlanan ortak mücadele birikimi toptan kaybolmayacak, değişik form ve dinamiklerle geri dönecektir. (Bitti)

………………………………………………

Yararlanılan Kaynaklar

  • Kitle ve İktidar, Elias Canetti, Ayrıntı Yayınları, 2014-İstanbul
  • https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1169
  • https://www.academia.edu/27125171/Yeni_Toplumsal_Hareketlere_Yeni_Niteliği_Kazandıran_Özellikler_Üzerine_Bir_Değerlendirmeacikerisimarsiv. selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/ 123456789/14257/501081.pdf?sequence=1&isAllowed=y
  • https://atauni.edu.tr/yuklemeler/669ab9e9ff32c2ca0f9a3c70aa28a6a8.pdf

erdalemre@hotmail.fr

Vielleicht gefällt dir auch