HAKAN GÜRSES

Yetmek ya da yetmemek

Hatırlayacaksınız; pek afili bir tarih olan 12 Eylül 2010 günü, yani 1980 darbesinin 30. yıldönümünde, Türkiye’de bir referandum yapıldı. Konu, 1982 Anayasası’nın 27 maddesinin değiştirilmesiydi. Maddelerin çoğunluğu temel haklar, hukuk reformu, ordunun yetkilerinin kısıtlanması ve siyasi partiler yasasına ilişkindi.

Kendisine ulusalcı ve sol sıfatlarını bileşik biçimde uygun gören bir zevat, malum MHP ve tabiatıyla CHP oylamada “hayır” diyeceklerini belirttiler. Dönemin Kürtlere yakın partisi BDP, seçmenlerine boykot mesajı verdi. Baskın Oran, Murat Belge, Oya Baydar, Orhan Pamuk gibi aydınların ve DSİP ile EDP sözcülerinin içinde bulunduğu bir grup ise, bu anayasa değişikliği önerisini koşullu olarak destekleyeceğini açıkladı kamuoyuna. “Yetmez ama Evet!” sloganı altında bir dizi gösteri ve etkinlik düzenleyen bu grup, ortaya çıktığı andan itibaren ulusalcı Kemalist sol cenah tarafından yoğun bir eleştiriye maruz kaldı; Kürtçü, İslamcı, Fethullahçı, ikiyüzlü, tutarsız vesaire türü yaftalarla “tanımlanır” oldu.

Referandum sandığından, yüzde 58 civarında evet oyu çıktı. Bu durum, artık adlarına “Yetmez ama Evetçiler” (YAE) denmeye başlanan aydınlara yönelik saldırıları daha da arttırdı. Üstelik hem AB hem de pek çok diğer uluslararası gözlemci kuruluş ve kişiler, anayasaya yönelik değişiklikleri olumlu bulduklarını bildirdikleri halde…

2010 Referandumu’nun ardından yaşananları saymak gereksiz sanırım, fazlasıyla iyi biliyoruz o dönemi. Demokratikleşme, barış ve çözüm süreci umutlarının eşiğinde oluşuveren Gezi ayaklanması ve hükümetin buna oransız şiddetle karşılık vermesi; 2015 seçimleri çerçevesinde yeniden ortaya çıkan umut verici tablonun devlet ve hükümet eliyle kana bulanarak yok edilmesi; özellikle Kürtlere yönelik baskı ve sindirme politikasının tekrardan tüm ağırlığıyla gündeme gelmesi; 2016 darbe komedisi; 2017 referandum trajedisi ve “temsilî otoritarizm”in Türkiye’ye tamamen yerleşmesi…

2010’daki (hiç değilse bir kesimin paylaştığı) demokratikleşme umudunun, üç-dört yıl gibi son derece kısa bir sürede yerini tam da zıt bir sürece bırakmış olması, hatları daha da sertleştirdi. Ulusalcı Kemalist sol zevat, “Yetmez ama Evetçiler”i varılan durumun baş günahkârı ilan etti.(1) “Biz zaten biliyorduk bunun böyle olacağını. Bugünlere gelineceğini öngörmüştük ama bu YAE tayfası yüzünden kimseye sözümüzü dinletemedik!” söylemi, giderek daha da yaygınlaştı. 2010’da anayasa değişikliği önerisine şartlı destek vermiş kişilerin bazıları “özeleştirilerini” yayınlamaya ve “kandırıldık” mahiyetinde pişmaniye sözler söylemeye başlayınca da iyice ekmeğine yağ sürülmüş oldu ulusalsolcumilliyetçikemalist kesimin.(2) Böylelikle, TC’nin yaşadığı demokrasi erozyonunun temel sorumlusu kesinleşmiş oldu: YAE.

Halbuki, anayasa değişikliği bağlamında neye “evet” deyip, neyi yetersiz bulduklarını açık bir dille belirtmişti bu insanlar zamanında:

“YETMEZ, çünkü biz, sivil, demokratik, özgürlükçü, çoğulcu, demokratik tartışmalarla şekillendirilen, tümüyle yeni bir anayasa istiyoruz. Mevcut anayasanın tamamı idam severlerin anayasasıdır. Necdet Adalı’yı asanların anayasasıdır. Erdal Eren’i asmak için yaşını büyük gösteren Kenan Evren’in anayasasıdır ve tamamen değişmelidir.

YETMEZ, çünkü biz savaşı değil barışı güvence altına alan bir anayasa istiyoruz.
YETMEZ, çünkü biz bütün toplumsal kesimlerin haklarının güvence altına alındığı bir anayasa istiyoruz.
YETMEZ, çünkü biz, ırkçı ve milliyetçi her tür söylemden arındırılmış bir anayasa istiyoruz.
YETMEZ, çünkü biz, insan haklarının ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı bir anayasa istiyoruz.

(…)

EVET, çünkü biz, darbecilerden hesap sorulmasının yolunun açılmasını istiyoruz. (…)
EVET, çünkü biz, 12 Eylül’ün hesabının sorulmasını istiyoruz. (…)
EVET, çünkü biz, rejimin bekçiliğini yapan değil, hukuk kurallarına uyan bir yargı sistemi istiyoruz. (…)
EVET, çünkü biz, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını istiyoruz.”(3)

Yanlış anlaşılmayı istemem. Derdim, 2010 kampanyasını örgütlemiş veya ona katılmış bu grubu ne savunmak ne de onlara destek vermek. “Yetmez ama Evet” diyen insanların saydıkları gerekçeler, gerçi en azından kendi içinde tutarlı gibi geliyor bana. Ama onları doğru ya da gerekli diye göstermek değil hedefim. Dile getirilen taleplere rağmen, başını AKP hükumetinin çektiği bir anayasa değişikliği projesine destek vermenin yanlış olduğu, tabii ki söylenebilir. “Evet” demenin stratejik bir hata olduğu fikrini savunmak, tabii ki meşrudur. O dönemin koşullarını ve hükümeti, YAE grubundan farklı biçimde değerlendirmiş ve değerlendiriyor olmak da…

Ama bugün çıkıp “Böyle olacağını biz zaten o zaman biliyorduk,” iddiasında bulunmak, üç nedene dayanabilir ancak. Ya bozuk saat gibi günde iki defa “gerçeği” gösteriyor olmayı erdemden saymak, ya alenen yalan söylemek, ya da –ki bence en yakın ihtimal ve “acı gerçek” zaten bu– ciddi bir siyasal saplantı sendromundan mustarip olmak…

Son andığım seçeneğin, yani siyasal saplantının belki de en “güzel” ve aslında en trajikomik örneğini, 2018 Cumhurbaşkanlığı ve 2019 İstanbul yerel seçimleri bağlamında gördük. YAE’ye en gıcırtıyla diş bileyen güruh, yani Kemalist solcu milliyetçi ulusallar, Muharrem İnce ve Ekrem İmamoğlu’nu desteklenmenin bir ulusal görev olduğunu “anlaşılır” biçimde ortaya koydular. O iki zatın da işlerine geldiğinde ciddi sağ söylemleri kendilerine yar etmeleri, “Kürt sorunu” hakkında tutarsız ve millî nabza şerbet mahiyetinde lafızlar kullanmaları, yani pek de sol filan bir duruşlarının olmaması hiç de rahatsız etmedi ulusalcı solcuları. Birileri bu sakil duruma dikkat çekince de “Tamam ama AKP’ye ve Erdoğan’a karşı başka bir çare yok!” argümanı ile karşılık verdiler soranlara. Başka deyimle “Yetmez ama Evet!” dediler.

Yani aslına bakılırsa, bu yaman YAE karşıtları, aradan henüz on yıl bile geçmeden ulusal bir YAE stratejisi uygulamayı milli vazife ilan ettiler. “Belki bu adamlar ve CHP yetmez ama (Erdoğan’a karşı) Evet!” adında bir duvar ördüler. Muharrem İnce vakasında o duvar kafalarına çöktü; Ekrem İmamoğlu örneğinde neyin ne olacağını göreceğiz.

Bu tutarsızlığın, bu “Biz neyin doğru olduğunu, bu ülkeye neyin iyi geldiğini biliriz!” kibrinin, bu “YAE var, YAE var” ukalalığının bir saplantıdan kaynaklandığını söyledim. Türkiye’nin ezelî siyasal buhranının, özellikle de Türkiye solunun kronik cılızlığının temel nedenini bu sendromda aramak gerektiği kanaatindeyim.

Bu düşünceyi, bir sonraki yazımda açmaya çalışacağım.

……………………………………………………………………………
1) Bu konudaki birçok örneği, şu yazıda bulmak mümkün: https://www.dsip.org.tr/index.php/yayinlar/109-enternasyonal-sosyalizm/1037-ulusalcilar-kimlerdir-ve-yetmez-ama-evet-cilere-karsi-nasil-mucadele-ederler

2) Bu özeleştirilerin bir kısmını “seçici” biçimde derlenmiş olarak şurada bulmak mümkün: https://140journos.com/2010-anayasa-referandumunu-yeniden-dusunmek-yetmez-ama-evet-b9f978e9444a

3) 28 Ağustos 2010 İstanbul “Yetmez ama Evet” yürüyüşüne çağrı metninden. Bkz.: https://www.timeturk.com/tr/2010/08/27/yetmez-ama-evet-diyenler-bulusuyor.html

www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch