DENİZ ÖZEN-BAŞARAN

Zaman eleğini sallıyor

Azalıyor(uz). Kaç kişi kalır ilk dediğini sonda da diyen bilmiyorum? Bir acayip elek ki hepimiz ordayız ve görüyoruz üstelik. Yoo, ‘aynı suda yüzer bindiğimiz gemiler’ demesine bakmayın Cahit Irgat’ın, ‘ayrıdır bindiğimiz gemiler’ diye vermiştir yıllar öncesinden Cahit Sıtkı Tarancı yanıtı. Çünkü
hepimiz farklı farklı birikiyoruz. Zaman eleği bu, sürekli düşürüyor birilerini.

Zaman eleğini bir o yana bir bu yana sallıyor.

Üstünden savrulan yıllar, mevsimler, günler, an’lar, hüzünler, sevişmeler, ayrılıklar, ihanetler, sevinçler, mutluluklar, çığlıklar, insanlar; elekten aşağıya düşenler.

Azalıyor(uz).

Kaç kişi kalır ilk dediğini sonda da diyen bilmiyorum? Bir acayip elek ki hepimiz ordayız ve görüyoruz üstelik. Yoo, ‘aynı suda yüzer bindiğimiz gemiler’ demesine bakmayın Cahit Irgat’ın, ‘ayrıdır bindiğimiz gemiler’ diye vermiştir yıllar öncesinden Cahit Sıtkı Tarancı yanıtı.

Çünkü hepimiz farklı farklı birikiyoruz.

Zaman eleği bu, sürekli düşürüyor birilerini.

Oysa tiyatro oyunları izliyoruz, sinema filmleri. Sergilere gidip, en sevdiğimiz yazarın romanlarını okuyoruz, ağaca kuşa gökyüzüne bakıp şiirler yolluyoruz. Birikiyoruz.

Eleğin üstünde kalanlara bakıp, ‘bizden’ diye seviniyoruz.

Aynı denizin içinde çalkalandığımız doğru bak. Kulaçlarımızla yol bulmaya çalıştığımız da. Ağzımıza dolan balıklar fısıldıyor: ‘Denizin tuzu bugün az’, diye.

Azalıyor(uz).

Gülriz Sururi’yi kaybettik. Aklıma, Keşanlı Ali Destanı’ndaki nefis oyunculuğu, hatta radyo programımda bolca dinlettiğim ‘Padam Padam’, ‘Kabare’ şarkıları, ve nedense son yıllarda çektirdiği kapıdaki bikinili hali geliyor, gülümsüyorum.

Ardından öğreniyoruz mal varlığını Aziz Nesin Vakfı’na bağışladığını. Bozkırın ortasında kocaman yemyeşil bir ağaç artık o. Kim bilir hangi çocuğun defteri olacak, vakti zamanında kabare izlemeye giden genç adamın bilet almak için verdiği para. “Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz..”

Zamanın sonsuzluğuna uğurluyoruz.

Sonra deniz çalkalanıyor.

Cem Yılmaz’ın Şirince’deki Matematik Köyü’ne bina yaptırdığı ortaya çıkıyor. Adı okulun girişinde yer almasa haberimiz bile olmayacak. Yardım dediğin hissettirmeden olur zaten. Bir başka yeşil ağaç daha. “Karanfil elden ele..”

Çoğalıyor(uz).

Ayşen Gruda’mız, domates güzelimiz bizim. O da bu yıl elveda diyenlerden. Eleğin üstünde dimdik duranlardan.

Bundan yedi yıl önce tek kişilik oyununun genel provasını izleme şansına sahip olmuştum. O yaşına rağmen sahnede inanılmaz bir performanstı gösterdiği. Zaman bu, dilimizi de bağlar, sözümüzü de. İşte Ayşen Gruda’nın herkesin sustuğu yerden sahnede sözcüklerini savurması, yüreğimi ısıtmıştı. Oyunun sonunda deli gibi alkışlamıştım bu cesur kadını. Zamana yenik düşmeyenlerdendi.

Fazıl Say. Son yıllarda epey eserini dinledim ve dinlettim radyodan da. İktidar karşıtı sözleriyle tanıdığımız Say’ın konserine Cumhurbaşkanı Erdoğan da katıldı. Bu fotoğraf epey tartışıldı her iki tarafın takipçileri tarafından. Kimi haklı buldu kimi haksız, gidilmesini ya da çalınmasını. Birkaç gün sonra da Milano’da evlenen Fazıl Say tarafından Twitter hesabından kendi evliliğini “Dünyaca ünlü piyanist dünya evine girdi” diyerek duyurması ilginç karşılandı.

Gülsün Onay bir tweet attı aynı gece, “Ayışığı Sonatı’nı Atatürk’ün önünde çalmayı çok isterdim” diye. Ha tabii „Atatürk“ demişken Yılmaz Özdil’in yazdığı “Mustafa Kemal” kitabı 1881 özel baskısıyla ikibinbeşyüz türk lirasına satıldı memleketimde. Asgari ücret fiyatına kitap! Ve 3 saat 56 dakikada da tükendi. Kimler nasıl ve neden aldılar, normalde yirmi liralık olan bu kitabı, bilemedim ben.

Görüyorsunuz ya deniz çalkalandıkça üzerimizden dökülüyor tel tel renklerimiz. Siyahsak beyaz, beyazsak siyah oluyoruz. İnsanoğlu bir garip mahlukat.

Hem varız hem hiçiz!. Herkesin var olma çabası içinde en mühim derdi de sevilmek. Her şey bundan sanki; siyah da, beyaz da.

Ama önceleri, çok önceleri, bu oyuna başlarken, rol yapardık sanki. Belki de o yüzden eleğin üstünde savrulur dururduk her çalkantıda.

Hangi ara yitti yüzler bilmiyorum.

Eskiyi takıyoruz takıyoruz, yenisi çıkıyor alttan.

Etrafımızda koşturan bir sürü insan, araba, uçak, vapur, yükselen binalar.

Çalkalanıyor(uz).

Durdum çalkantıda. Yüzüme değen rüzgârı hissettim, ellerime dokundum, parmaklarıma, kendimi hissettim. Bacaklarımdaki sızıyı, yukardan süratle geçen bulutu, yavaşca doğan Ay’ı. Babamın sesini, annemin bakışını.

Umursuyorum. Karıncanın mutfak fayansındaki yürüyüşünü, Minik kedinin iki parmağımı yalayarak mamasını yemesini, sardunyanın gitgide çiçek açışını umursuyorum.

Belki de sonu güzel biten çocukluk kitaplarımızı silbaştan bir daha okumalıyız hepimiz. Umut gömdüğümüz yerden her nasılsa çıkarıyor başını çünkü.

Zaman eleği sallanmaya hep devam edecek. Dert ne kadar çok yanyana kalırsak üstünde, o.

Hem ne demişti İlhan Berk unutmamalı; “Yağmur yağmamazlık edemez. Taş, düşmemezlik. Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz.   Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk dediğimiz budur.”

…………………………………..
d_dalgasi@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch