EMİNE BAŞA

Zamanın yenemediği şehir: Mardin

Bazı şehirler vardır ki sizi kalbinizin en derininden yakalar ve artık onu görmeden yaşayamayacağınız bir “âşık” haline getirir. Onun elini her tutuşunuzda, gözüne her bakışınızda içiniz erir, kanınız deli deli akar… Karşılıksız bırakmaz sizi. Sarar, sarmalar, şefkat gösterir ama tutkuyla da okşar… En güzel, en kadim sırlarını size açar. Gözkapaklarınıza usulca dokunup sizi en sarsıcı düşlere hazırlar. Acıları, acılardan damıtılmış vakur hikayeleri size öyle bir anlatır ki efsunlanırsınız.

Yavaşça, usulca, dingin bir fısıldayışla yapar bunu. Ne de olsa zamansızdır. Öğrenmiştir zamansızlığın bilge dilini. Nasıl öğrenmesin, tarihte sözü edilen bütün uygarlıkların, kavimlerin doğduğu, gelip geçtiği, geçerken izini, masalını, hikâyesini bıraktığı, kültürlerin, inançların birbirine karıştığı Mezopotamya’nın gözünün nurudur o; aşkı, âşığıdır, yüreğinin attığı yerdir. Mardin bu aşkın kutsallığını o kadar içselleştirmiş, o kadar bu aşkla dolmuştur ki ancak sizi kucakladığında hafifler.

Ah, geçirgen aşklar şehri!.. Size, tekrar tekrar gözkapaklarınıza dokunulmasını istemekten başka çare bırakmaz. Kendinizi onun koynuna bıraktığınız an en mutlu andır artık.

“Mozaik değil, ebru”

Mardinli şair-yazar Murathan Mungan, “Gökyüzüne komşu bir kalenin eteklerine kurulmuş bir Taşkent” der Mardin için. Gerçekten de kızıl taşın muazzam bir işçilik ve mimariyle birleşerek oluşturduğu görsel etki, şehrin bu aşk dokuyan ruhuyla birleşmeseydi aynı etkiye sahip olur muydu? Ben pek sanmıyorum. Bu ruh, Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Yakubi, Keldani, Nesturi gibi etnik kimliklerin ve Müslüman, Hristiyan, Ezidi gibi farklı inançların, farklı dillerin yüzyıllardan beri bir arada yaşıyor olmasının getirdiği büyüleyici etkidir. Her ne kadar, tarih boyunca bu bir arada yaşama iradesine müdahale edilmiş, zaman zaman büyük yalnızlıklara, büyük önyargılara mahkûm edilmiş ve çok büyük sürgünler, acılar yaşanmış olsa da (ki hâlâ yaşanmakta), insanlar bu ısrarı sürdürmektedir. Çünkü doğru olan budur, güzel olan budur, insanı doyuran budur, büyülü olan budur…

Bu ısrar, bizim büyük şehirlerde yaşadığımız yabancılaşmaya da bir yanıttır aynı zamanda. Birbirimizi ötekileştirmemizin, düşmanlaştırmamızın, ırkçılığa varan dışlaştırmamızın ne kadar yapay olduğunun bir kanıtı, bir tokadır. Mardin’in sokaklarında, çarşısında kulağınıza çarpan farklı dillerin güzelliği, caminin, kilisenin o kadim dostluğu, bunca yabancılaşmanın içinde bir mücevher gibi parıldıyor ve sizi şaşkınlıktan şaşkınlığa sürüklüyor. Bunu hissetmek insana acı veriyor aynı zamanda. Bu aşk değil de nedir. Acı ve mutluluk!

Mardinli arkeolog Mesut Alp ise “Mezopotamya’yı konuşurken insanlar mozaik der, buna da karşıyım. Mozaik, keskin renk ayrımlarının bir araya gelişiyle ortaya çıkan bir renk cümbüşüdür. Burada o yok. Burada ebru biraz daha… Hangi rengin sınırı nerede bitiyor, diğeriyle ne kadar karışmış ve iki renk nasıl yeni bir renge dönüşmüş ayırt edemiyorsunuz. Aynı avluyu, Ezidi, Müslüman ve Hristiyan birlikte kullanıyor. Bu mozaik olamaz.. Bir mihrap kiliseden mi camiden mi çıktı ayırt edemiyorsunuz.” diyor. Ne kadar doğru.

Dar geçitler şehri

Mardin deyince abbaralara (geçit-tünel) ayrı bir parantez açma gereği var. Çünkü abbaralar, yüksek bir tepenin eteklerinde kurulmuş olan eski Mardin’in en büyüleyici yapıları. Genelde evlerin altından geçen bu tüneller, şehrin adeta kan damarları. Araçların giremediği, ulaşımın ve çöp toplama gibi hizmetlerin eşeklerle sağlandığı inişli çıkışlı daracık sokaklar, abbaralarla birbirine bağlanıyor. Sivri, basık veya yuvarlak kemerli olabilen abbaralar, hem insanları sıcaktan, soğuktan, yağmurdan, rüzgardan koruyor hem de o daracık alanda dolaşırken selamlaşmanın lezzetini, yani bir arada yaşamanın tadını her daim duyumsatıyor.

Aşkın adı Şahmeran

Mezopotamya’nın bu en kadim şehrinde, adımınızı attığınız her yerde karşınıza çıkan Şahmeran’ın sırrı ne diye araştırdığınızda, en temel ögenin aşk olduğunu anlarsınız. Ve biraz da bu şehre âşık olmanızın altında kulağınıza fısıldanan bu efsanenin etkili olduğunu hissedersiniz. Mezopotamya topraklarının tek ve biricik efsanesi olan Şahmeran, bilindiği gibi belden aşağısı yılan olan bir kadındır ve yer altında yaşar.

Her kültürde kendine yer bulmuş, mitolojinin vazgeçilmez simgesi olan yılan, yerlerin yaratıcısı ve yaşamın özüdür. Bölgeden bölgeye şehirden şehre, farklılık gösterse de, Mardin’deki anlatımı bir başkadır bana göre. Zamanın durduğu bu şehirde, evvel zamanlarda yaşamış Tahmasp isimli bir gençle, dünya düzeni kurulmaya başladığı andan beri var olan, insanlığın bütün tarihini ve sırlarını bilen yılanlar ülkesinin kraliçesi olan Şahmeran’ın aşkını anlatan bu efsane, aynı zamanda kötülüğün, bilgelikle, akılla alt edilişinin de öyküsüdür. Mardin’de adım başı Şahmeran’ın o bilge gözleriyle karşılaşır, sözlerini kulağınızda bir küpe gibi taşır, aşkın gücünü, sihrini iliklerinize kadar hissedersiniz.

Arınmak için Mardin’e gitmeli

Dar zamanlara sıkışmış, çevresinde olup bitenlere duyarsızlaşmış, yabancılaşmış insan için, böylesi zamansız bir durakta soluklanmak, belki de kaybettiklerini yeniden anımsamak bakımından önemli. Her insan hayatında en az bir kere mutlaka Mardin’i görmeli. Fotoğrafa çok şey borçluyum. Fotoğraf sayesinde tanıştığım Mardin’de, Mesut Alp’in dediği gibi hâlâ aynı avluyu kullanıyor insanlar; aynı dar sokaklarda yürüyor, abbara denilen geçitlerde hâlâ birbirlerini selamlıyor, taş kahvehanelerde hâlâ birbirine şahmeran hikayeleri anlatıyor.

eylulguz@gmail.com

…………………………………………………
Bol fotograflı versiyon için bkz.:

Vielleicht gefällt dir auch